Bilge bir arkadaş acı ama doğru bir noktaya değiniyor: “Zamanımızın acı ironisi, meşrutiyetin ilk dönemindeki anayasalcıların, güçlü bir şahın ellerini bağlamak için ayağa kalkmasıdır; ancak günümüz anayasalcıları önce güçsüz birine taç giydirmek istiyorlar ve sonra kendi yarattıkları canavar gücü yasayla dizginlemeye çalışıyorlar.” Bu acı gerçeği, çağdaş anayasal talebin iç çelişkisini anlamak için iyi bir çıkış noktası olarak görüyorum. Ancak şimdi böyle bir çelişkiyi açıklamak peşinde değilim, sadece günümüz liberal anayasalcılarının henüz taçsız şahları olan Reza Pehlevi ve çevresine yönelik keskin eleştirilerini savunmak istiyorum.
Liberal anayasalcılar Reza Pehlevi’ye hangi eleştirileri getiriyor? Bu soru elbette İran Pehlevi yanlısı muhalefetinin kalbinde yeni ortaya çıkan derin bir çatlağı ortaya koyuyor; bu çatlak, güç, demokrasi ve bizim istibdat tarihimizle ilişkimize dayanıyor. Liberal anayasalcılar ile Reza Pehlevi arasındaki yeni ayrılık, demokratik geçişi ve güç mantığını anlama konusundaki derin farklardan kaynaklanıyor.
Öncelikle kendi konumumu açıkça belirteyim: Ben cumhuriyetçiyim ve bu topraklarda anayasal talebin, ister dini ister seküler olsun, er ya da geç istibdada yol açacağına inanıyorum. Güç, soy veya kutsallık adına “birlik sembolü” olmaya çalıştığı her yerde, vatandaşların denetiminden kaçmış ve yoğunlaşma ile baskıya ulaşmıştır. Bununla birlikte, liberal anayasalcıların Reza Pehlevi ve yeni çevresine yönelik eleştirilerini ciddiye alıyorum.
Bu eleştirilerin çıkış noktası, siyasetin aşırı kişiselleştirilmesidir. Reza Pehlevi ne kurumsal bir proje inşa ediyor ne de hesap verebilirlik mekanizması oluşturuyor; aksine kendini politikanın merkezi olarak tanımlıyor: milli lider, birlik sembolü, milletin temsilcisi, hepimizin babası. Bu dil, vatandaşlık söylemiyle hiçbir ilgisi yok ve halkın gerçek katılımına hiçbir önem vermiyor. Liberal anayasalcıların bakış açısından, bu güç yoğunlaşması demokrasiyi doğmadan boğan tehlikeli bir kaymadır.
Ancak bu güç yoğunlaşması hemen meşruiyet sağlayan bir tarihsel anlatıya ihtiyaç duyar. İşte buradan Pehlevi tarihinin örgütlü bir şekilde aklaması başlar; sadece duygusal Pehlevi hayranlarının dilinde değil, bazen hatta liberal anayasalcıların bir kısmının katılımıyla, farklı amaçlar için olsa da. Baskı, birincisi “altın çağ” efsanesiyle temizlenir, ikincisi ise yarı-analitik bir dille “modernleşmenin kaçınılmaz maliyeti”ne indirgenir. Rıza Şah tarihsel bir zorunluluk olarak görünür ve boğucu ortam da tarihsel bir aşama olarak doğal. İstibdat, her iki durumda da normalleştirilir. Bu temelde, SAVAK, partilerin kapatılması, muhaliflerin bastırılması, sivil kurumların kısırlaştırılması ya silinir ya da kenara itilir ki “altın çağ” efsanesi yaratılsın. Bu tarih çarpıtması zararsız bir nostalji değil, otorite mantığının geri dönüşüne meşruiyet sağlayan bir araçtır. “Altın çağ” nostaljisi, otoriteyi temizlemek için seçici bir bellek mekanizmasıdır; gelişmeyi vurgular ki özgürlüğün ortadan kaldırılması tarih anlatısından görünmez olsun.
Geçmiş aklandığında, demokrasi de cansız bir slogana indirgenir. Reza Pehlevi’nin söyleminde gücün kurumsal mimarisi tamamen yok: liderliğin dizginlenmesi, muhaliflerin hakları ve denetim mekanizmaları yerini “güven” çağrısına bırakır. Reza Pehlevi için demokrasi, medya açısından çekici bir etiketten öte, kesin bir kurumsal program değil. Gücün sınırlanmasından net bir söz yok, partilerin rolünden yok, azınlıkların ve muhaliflerin haklarının güvencesinden yok. Her şey bir bireye güvenmeye indirgenir. Bu tam olarak her istibdadın başladığı yoldur. Siyaset yeniden kişiselleşir, yasa odaklı olmaktan çıkar.
Bu birey odaklı siyaset, hayatta kalmak için kolektif duygulara dayanır ve işte burada nostalji seferberlik aracı haline gelir: hayali bir istikrar, güzelleştirilmiş bir otorite ve siyasi özgürlük olmadan da çiçek açmış gibi görünen bir geçmiş. Reza Pehlevi ana sermayesini sosyal örgütlenmeye değil, toplumun İslami Cumhuriyet’ten yorgunluğuna ve nostaljik duygulara dayandırır. Bu yöntem, insanları talepkar aktörlerden bir kurtarıcının umutlu seyircilerine dönüştürür. Toplum artık aktif vatandaş rolüne sahip değildir ve sadece kurtarma rüyasının takipçisi olur.
Bu eleştirilerin zinciri bir uyarıya ulaşır: birey odaklılık, tarih aklaması, demokrasinin boşaltılması ve nostaljik seferberlik, dizginsiz gücün yeniden üretilmesinin mantığının parçalarıdır. Benim gibi biri anayasal taleple temelden sorunlu olsa bile, Reza Pehlevi projesini liberal anayasalcıların eleştirileri ışığında İran’da siyasi özgürlüğün geleceği için ciddi bir tehdit olarak görmelidir. Pehlevi tehlikesi bir ismin dönüşü değil, kahraman yetiştiren ve yasa kaçkını mantığın dönüşüdür; bu mantık tarihimizde her zaman siyasi özgürlüğü güce kurban etmiştir.
Yorumlar (0)