Neyi, Nasıl Bilebiliyoruz?

Felsefe, ortaya çıktığı günden beri insan bilgisinin kaynağını merak etmiş, araştırmış, bulmaya çalışmıştır. Çoktandır neyi, nasıl bilebiliriz sorusuna yanıt vermeye çalışan özel bir felsefe alanı da var: Epistemoloji. Bu kadar da değil, biyolojiden psikolojiye, hatta artık yapay zeka araştırmalarına kadar çok sayıda alanda bu soruya yanıt vermeyi amaçlayan görüşler dile getirildi, getiriliyor. Ayrıca duyu ya da algı ile bilgi arasındaki farkları araştıranlar da cabası.

Neyi, Nasıl Bilebiliyoruz?

Geçenlerde bir arkadaş ortamında ilk kez karşılaştığım biri “Erdoğan çok hasta, onu İsrail yaşatıyor” deyince, birden dondum ve şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırdım. Duraklamam üzerine açıklamaya girişti: “İsrail tıpta çok gelişmiş, biliyorsunuz. Çok iyi ilaçları var. Ayrıca Basınç Kabini de yapıyor. Erdoğan’a bütün bunları yolluyorlar”. Bu sırada, ortamın gereksiz yere gerginleşmemesi için, “bu bilginin kaynağı ne” sorusunu sormaktan zorlukla kaçındım. Öyle ya ne ben Sokrates’im ne de karşımdaki kişi Menon idi. Dolayısıyla bir diyalog sonucunda gerçeğe ulaşabilmemiz neredeyse imkansızdı, ama bu olay -ister istemez- bir süredir kafamda dolanıp duran “neyi, nasıl biliyoruz” sorusunu yeniden canlandırdı.

Felsefe, Antik Yunan’dan bu yana bu soruya yanıt vermeye çalışıyor, hatta Epistemoloji diye özel bir felsefe alanı da var. Yanlış hatırlamıyorsam Cemal Yıldırım’ın Bilgi Felsefesi adında bir kitabı var. Bu kitabı çok uzun zaman önce okumuştum galiba, ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Belki de kitabı aldım, ama hiç okumadım. Belki hiç almadım, yalnızca adını hatırlıyorum. Acaba bütün bu hatırladıklarım doğru mu? Bir süre önceye kadar Google’a yazıp kontrol ediyor, hatta Wikipedia ve Britannica’ya bakıyordum. Son zamanlarda karşıma AI Bakışı çıkıyor önce, bu bakışı sevmiyorum. Kullananlara bir diyeceğim yok, ama onunla yazılmış yazıları fark eder etmez okumayı bırakıyorum o anda.

Hatırlamak deyince, Platon basitçe “bilmek hatırlamaktır” der Menon diyaloğunda, hatırladığım kadarıyla. Ve bu savını ispat etmek için diyaloğa girdiği bir kölenin bilgisini açığa çıkarır, hatırlatarak. Yani insan doğduğunda bütünün bilgisine sahiptir, bu bilgiyi unutmuştur yalnızca. Dolayısıyla “neyi nasıl biliyoruz” sorusunun yanıtı hatırlayaraktır Platon için.

Bu görüşün tam karşısında John Locke yer alır, insan doğduğunda tabula rasa’dır diyerek. Yani boş bir kağıt gibiyizdir doğduğumuzda. Yaşadıklarımız, deneyimlerimiz ile o boş kağıdı doldururuz. Dolayısıyla “neyi, nasıl biliyoruz” sorusuna deneyimlerimiz sonucunda yanıtını verir Locke.

Felsefe dünyasından bu iki görüş dışında pek bir şey bilmiyorum, ya da aklıma gelmiyor şu anda. Ha bir de Marx’tan parçalar var hafızamda, konuyla ilintili. Bilgimizin kaynağının maddi dünya olduğu, insanın bilincini maddi varlığının belirlediği; bir dönem (kişi, kurum…?) hakkında karar verirken o dönemin kendisi hakkındaki görüşleri yerine bilimsel olarak saptanmış olgulara bakmamız gerektiği, yoksa yanlış bilgi/bilinç sahibi olunabileceği gibi… Umarım doğru hatırlamışımdır bu kırıntıları.

Canlılar hakkında genelleme yapamam ama hayvanlar aleminde, bilebildiğim kadarıyla (nereden biliyorum bilmiyorum) hayvanların davranışlarının iki kaynağı var. Bunlardan biri içgüdü: Hayvanlar, türsel olarak, belirli dönemlerde tetiklenen içgüdüleri sayesinde bir şeyleri biliyorlar. Örneğin, erginleşince cinsel işlevlerini yerine getiriyorlar. Yalnız cinsellik mi? Göçlerini, yuva yapma yöntemlerini hep içgüdüleriyle biliyorlar. Öyleyse Platon haklı: Hayvanlar hayatın bilgisiyle doğuyor ve zamanı gelince bunu hatırlıyor diyebiliriz. Hayvanlar aleminde bilginin ikinci kaynağı bireysel: Tek tek hayvanlar deneyimleriyle öğreniyorlar. Örneğin, mahallemizdeki kediler (köpekler katliam yasası nedeniyle toplandığı için pek köpek kalmadı ortada) nereye ne zaman yiyecek bırakıldığını deneyimleriyle öğrenmiş durumdalar, gözlemleyebildiğim kadarıyla (nereden bildiğimi biliyorum bu konuda). Öyleyse Locke da haklı, bazı bilgilerin kaynağı deneyim.

Bir de sürü halinde yaşayan hayvanlar var ki, onlar sürünün diğer bireylerinin deneyimlerini aktarması sonucu öğreniyorlar bazı bilgileri. Örneğin, bazı katil balina sürülerinin (bir yerde bunların aslında balina değil yunus olduğunu okumuştum sanki) geliştirdikleri avlanma yöntemlerini sürünün genç bireylerine eğitimle aktardığı örneklerin gösterildiği belgeseller izlemiştim (farkındaysanız bilgimin kaynağı bazı uzmanların hazırladığı belgeseller). Buradan yola çıkarak Marx da haklı demem gerekiyor mu? Henüz o noktada değiliz galiba ya da benim bilgim için haklı olabilir, ama hayvanlar için aynısını söyleyemeyiz.

Ama, insanın da bir hayvan olduğunu biliyoruz, yalnızca nasıl bir hayvan olduğumuz hakkında farklı görüşlerimiz var: Politik, araç yapan, iletişen, hatta eşref-i mahlukat olduğumuzu söyleyenler çıkmış zaman içinde. Daha önce başkası söyledi mi bilmiyorum (ama benim aklıma gelmişse başkalarının da aklına gelmiştir diye düşünüyorum), önerim insanın kültürel bir hayvan olduğu. Gerek deneyimlerimizi, gerekse içgüdülerimizi kültür aracılığıyla kontrol eden ve aktaran hayvanlarız biz. İlk ve önemli kültürel ürünümüz de dil. Dil sayesinde insan sürülerinin iç iletişimi hem bireyler hem de kuşaklar arasında sınırsızca artmış ve kültür bilgimizin başlıca kaynağı haline gelmiş durumda. Dil aracılığıyla, içgüdülerimizi kontrol ederek sürüden topluluk olmaya geçmişiz. Dil ile yarışan ikinci bir kültürel ürünümüz daha var: Yazı. Yazı sayesinde topluluk olmaktan toplum olmaya evrilmişiz. Yalnızca yaşayan bireylerin sözlü aktarımlarını değil, bizden farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda yaşamış ve hiç karşılaşmadığımız bireylerin aktarımlarını da öğrenebiliyoruz bu sayede.

Bugün yaşayan insanlar kitlesel eğitim sistemi ve büyük bir hızla gelişen iletişim araçları sayesinde, ya da yüzünden korkunç bir bilgi bombardımanına tabi tutuluyorlar. Öyle ki, bir yandan kitlesel eğitim sistemi yüzünden birçok öğrenci haklı olarak soruyor çoğu zaman: “Bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarayacak?”. Ya da, kültürün değişim hızı ile yayılma hızı öylesine birbirine yaklaşmış ve hızlanmış ki, bir kuşak birkaç kültürel şok birden yaşıyor hayatında. Örneğin ben, televizyon, sabit telefon, bilgisayar, internet, cep telefonu, akıllı telefon şoklarını yaşadım, yapay zeka karşısında ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Ki, Yapay Zeka’nın insanlığın bilgisini arttırdığı mı, yoksa insanları bilgisizliğe mi sürüklediği konusunda kararsızım, doğrusunu söylemek gerekirse.

Asıl sorumuza dönersek: neyi, nasıl biliyoruz sorusunun yanıtı konusunda Locke haklı: Beyaz bir kağıt olarak doğduğumuz kesin. Dilimizi, cinsimizi, milletimizi, dinimizi, bildiğimiz her şeyi sonradan öğreniyoruz. Ama Platon da haklı: Bugün uğradığımız enformasyon bombardımanı yüzünden, duyduklarımızdan, okuduklarımızdan, gördüklerimizden, bir bütün olarak öğrendiklerimizden ancak hatırlayabildiklerimizi bilebiliyoruz. Tabi Marx da haklı, bazı şeyleri de yanlış biliyoruz.

Böyle yazınca Nasreddin Hoca fıkrasını hatırladım: Davacıyı dinleyen Hoca, “haklısın” demiş. Ardından davalıyı dinleyip ona da “haklısın” deyince izleyicilerden biri sormuş “ikisi birden nasıl haklı olur?”. Hoca yanıtlamış: “Sen de haklısın”. Gene de bir sonuca varmam gerekirse, içgüdülerimizle ama bilgisiz doğuyoruz, içinde bulunduğumuz toplumun bilgisinden payımıza düşenleri öğreniyoruz, öğrendiklerimizden hatırlayabildiklerimizi biliyoruz, hatırladıklarımızın en azından bir kısmı yanlış oluyor. Bense, hala “Erdoğan’ı İsrail yaşatıyor” (bence saçma) bilgisinin kaynağını merak ediyorum, acaba Teyit’e mi sorsam, yoksa yapay zekaya mı?

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış