15 Temmuz Otoriter Rejimin Miladı

O gece yaşananlar, rejimin kendi gizli ortaklarını tasfiye ederek azınlık bir diktatörlüğe evrilmesinin ilk adımıydı. Daha önce birlikte yol yürüdükleri güçleri bir bir temizleyen iktidar, darbe girişiminin hemen ardından OHAL ilan etti. Binlerce emekçi, öğretmen, akademisyen, kamu çalışanı işinden edildi. “FETÖ” soruşturmaları adı altında yürütülen tasfiyeler, aslında tüm muhalif sesleri susturmanın aracı haline getirildi. Sendikal faaliyetler büyük ölçüde felç edildi. Toplu sözleşmeler fiilen şekli bir prosedüre dönüştürüldü. Grev hakkı gerçek manada yasaklandı; iktidarın keyfi kararıyla işçilerin en temel silahı ellerinden alındı. Terör kavramı düşünce özgürlüğü ve demokratik tepkileri de içerecek şekilde genişletildi. Demokratik yollarla tepki göstermek, sokağa çıkmak, yürüyüş yapmak ise ağır baskı altına girdi. Gösteri ve toplanma hakkı budandı, basın özgürlüğü yok denecek kadar azaldı.

15 Temmuz  Otoriter Rejimin Miladı

 

 Emekçilerin Karanlık Bayramı

15 Temmuz 2016, Türkiye tarihinde bir dönüm noktası olarak anılıyor. Ancak bu “dönüm”, demokrasiden otoriter bir rejime geçişin en çarpıcı örneği haline geldi. Tarih tekerrürden ibarettir derler; Almanya’da Hitler’in Reichstag Yangını’nı bahane ederek diktatörlüğünü kurması gibi, AKP iktidarı da seçilmiş bir hükümet olarak, toplumun önemli bir bölümünü ikna etmek için bulunmaz bir “güvenlik krizi” yarattı. Kendilerini “demokratikleşme” vaadiyle iktidara taşıyanlar, 15 Temmuz’u “Allah’ın lütfu” ilan ederek tam da bu lütfu otoriter bir rejim inşasına dönüştürdüler. Bu süreç, sadece bir darbe girişiminin bastırılması değil, aynı zamanda Kürt meselesinin barışçıl çözüm kapılarını kapatan, emekçileri yoksulluğa mahkûm eden ve doğayı talan eden vahşi bir sistemin miladı oldu.

O gece yaşananlar, rejimin kendi  gizli ortaklarını tasfiye ederek azınlık bir diktatörlüğe evrilmesinin ilk adımıydı. Daha önce birlikte yol yürüdükleri güçleri bir bir temizleyen iktidar, darbe girişiminin hemen ardından OHAL ilan etti. Binlerce emekçi, öğretmen, akademisyen, kamu çalışanı işinden edildi. “FETÖ” soruşturmaları adı altında yürütülen tasfiyeler, aslında tüm muhalif sesleri susturmanın aracı haline getirildi. Sendikal faaliyetler büyük ölçüde felç edildi. Toplu sözleşmeler fiilen şekli bir prosedüre dönüştürüldü. Grev hakkı gerçek manada yasaklandı; iktidarın keyfi kararıyla işçilerin en temel silahı ellerinden alındı. Kadınların kazanımları budandı Terör kavramı düşünce özgürlüğü  ve demokratik tepkileri de içerecek şekilde genişletildi. Demokratik yollarla tepki göstermek, sokağa çıkmak, yürüyüş yapmak ise ağır baskı altına girdi. Gösteri ve toplanma hakkı budandı, basın özgürlüğü yok denecek kadar azaldı.

Bu karanlık tabloda en vahim olanlardan biri de doğaya ve emekçilere yönelik saldırının sistematik hale gelmesiydi. Dağlar ovalar madencilere peşkeş çekildi. Ormanlar, su havzaları, tarım alanları talan edildi. Ekokırımın startı verilmişti. Buna itiraz etmek isteyenler ise ya gözaltına alındı ya da “terör” suçlamasıyla karşı karşıya bırakıldı. 15 Temmuz, vahşi madenciliğin ve doğa talanının bayramı oldu. Artık anayasa askıya alınmış, ülke kanun hükmünde kararnamelerle yönetilir hale gelmişti. Meclis’in iradesi büyük ölçüde devre dışı bırakılmış, yargı iktidarın sopasına dönüşmüştü. “İkinci Kurtuluş Savaşı” diye pazarlanan 15 Temmuz, aslında diktatörlüğün resmen ilanı ve otoriter rejimin miladıydı.

Bugün yaşadığımız her hukuksuzluğun, her yoksulluğun, her adaletsizliğin temelinde bu gecenin büyük payı var. İşçiler ve emekliler yoksulluk sınırının çok altında bir yaşam mücadelesi veriyor. Enflasyon eritti, alım gücü çöktü, güvencesiz çalışma yaygınlaştı. Sermaye ise her zamanki gibi bayram etti. Kamu kaynakları bir avuç yandaşın kasasına aktı, ihaleler peşkeş çekildi, rant düzeni zirveye çıktı. Emekçilerin alın teri üzerinden kurulan bu sistem, 15 Temmuz’un yarattığı otoriter iklim sayesinde kendini konsolide etti. Muhalefetin sesi kısıldı, medya büyük ölçüde ele geçirildi, korku iklimi topluma hâkim kılındı.

15 Temmuz’un üzerinden yıllar geçti. O gece “demokrasi kazandı” diye kutlamalar yapılırken, aslında demokrasinin en ağır yaralarından birini aldığı günün yıldönümüydü. Rejim, bu olayı kendi meşruiyetinin temeli haline getirdi. Her eleştiriyi “15 Temmuz’un ruhuna ihanet” diye yaftaladı. Her toplumsal talebi “dış mihrakların oyunu” diye karaladı. Böylece otoriter yapı adım adım derinleştirildi. Kürt sorununun barışçıl çözümü ise tamamen rafa kaldırıldı; çatışma ortamı yeniden alevlendirildi, güvenlikçi politikalar ağır bastı.

Bugün Türkiye, hem ekonomik hem de siyasal olarak ağır bir kriz yaşıyor. Yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik ve doğa talanı birbirini besliyor. Emekçiler açlık sınırında mücadele ederken, sermaye grupları ve iktidar ortakları servetlerine servet katıyor. 15 Temmuz, işte bu uçurumun kapısını ardına kadar açan karanlık bir dönüm noktasıdır.

Kutlu olsun diyenler, aslında sermayenin ve diktatörlüğün bayramını kutluyorlar. Emekçiler, demokratlar, barış ve özgürlük isteyenler için ise 15 Temmuz, unutulmaması ve hesaplaşılması gereken bir utanç günüdür. Hem darbe girişimi, hem de darbe girişimini fırsata çeviren anlayışla hesaplaşmadan gidecek bir yol yok. Bu karanlığın üstesinden gelmek, ancak örgütlü bir emek mücadelesi, barış, demokratik direniş ve doğayı savunan geniş bir halk ittifakıyla mümkün olabilir. Çünkü tarih, baskı ve sömürü üzerine kurulan rejimlerin er ya da geç çöktüğünü defalarca göstermiştir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış