Teknolojiyi Barışın Hizmetine Sunmak
Almanya’da beş aktivist, İsrail’in Gazze’de kullandığı silahların üretiminde rol oynayan yazılım sistemlerini hedef alan “operasyonlar” nedeniyle yargılanıyor. Bu dava, sadece bir hukuki süreç değil; aynı zamanda çağımızın en büyük ahlaki ikilemini gözler önüne seriyor: Savaşın insanlığa karşı işlenen en ağır suç olduğu bir dünyada, o suçu engellemek için harekete geçenler neden suçlu ilan ediliyor? Savaşın kendisi insanlık suçu iken, ona karşı mücadele etmek nasıl yargılanabilir? Teknolojiyi ölüm makinelerine dönüştüren güçleri, onları savaşamayacak hale getirerek barışa hizmet etmek, tam tersine insanlığa yapılmış en büyük katkıdır.
Tarih boyunca savaşlar, egemenlerin çıkarları uğruna milyonların katledilmesiyle anıldı. Gazze’de yaşananlar da bu karanlık zincirin son halkalarından biri. Bombalar, füzeler ve otonom sistemler, sivil halkın üzerine yağarken, arkalarında dev yazılım altyapıları, algoritmalar ve dijital komuta merkezleri yatıyor. Bu sistemler, bir tuşa basarak kitlesel yıkımı mümkün kılıyor. İşte bu beş aktivist, o düğmelere uzanan dijital köprüleri hedef aldı. Onların eylemi, geleneksel savaş karşıtlığından öte, 21. yüzyılın gerçekçi bir biçimi: Siber alanda, teknolojinin kendisi üzerinden muktedirleri felç etmek. Bu, şiddet çağrısı değil; aksine, şiddetin kaynağını kurutma çabasıdır.
Savaş ve Nürnberg Mahkemeleri
Savaşın insanlık suçu olduğu gerçeği, uluslararası hukukta da yerini almışken, bu aktivistleri yargılamak ironik bir çelişki yaratıyor. Nürnberg Mahkemeleri’nden beri biliyoruz ki, “emirleri yerine getirdim” savunması masumiyet getirmez. Bugün ise “sistemi kodladım, ben sadece mühendisim” diyenler, uzaktan ölüm yağdıran sistemlerin parçası oluyor. Aktivistler ise tam tersini yapıyor: Teknolojinin nötr olmadığını, kimin elinde ve hangi amaçla kullanıldığını sorguluyor. Yazılımı barışın hizmetine sunmak, drone’ları kör etmek, lojistik ağlarını bozmak veya üretim hatlarını sekteye uğratmak, neden suç olsun? Çünkü bu eylem, savaş endüstrisinin kalbine dokunuyor. Silah tüccarları ve onların siyasi koruyucuları için en büyük tehdit, tam da budur: Kâr marjlarını ve hegemonyalarını sarsan dijital direniş.
Teknolojinin çift yönlü doğası burada kritik önem taşıyor. Aynı kodlar, hastaneleri yönetebilir, felaketzedelere yardım ulaştırabilir ya da okulları bombalayabilir. Karar, gücü elinde tutanların ahlaki tercihine bağlı. Ancak o tercih, çoğu zaman kar hırsı ve jeopolitik hesaplarla şekilleniyor. Bu yüzden teknolojiyi barışa yönlendirecek yol ve yöntemler aramak, pasif bir dilek değil, aktif bir sorumluluktur. Beş aktivistin yaptığı, tam da bunu somutlaştırmak: Muktedirleri savaşamayacak hale getirmek. Bir tankı durdurmak için zincir gerekmez; bir yazılımı çökertmek yeter. Bir füze rampasını imha etmek için bomba atmaya gerek yok; algoritmalarını bozmak yeterli. Bu yöntemler, geleneksel savaşın yarattığı yeni yıkımlardan kaçınarak, doğrudan suçluların araçlarını etkisizleştiriyor.
Bir Daha Asal
Elbette bu yaklaşım tartışmalıdır. Bazıları “anarşi” diyecektir, bazıları “terör” etiketi yapıştıracaktır. Oysa asıl anarşi, uluslararası hukuku hiçe sayarak sivilleri hedef alan savaş makinesidir. Asıl terör, çocukları, hastaneleri ve mülteci kamplarını sistematik olarak yok eden politikadır. Aktivistleri yargılayan sistem, aynı anda o politikayı finanse eden, silah satan ve diplomatik koruma sağlayan yapıların ta kendisidir. Almanya gibi bir ülkede, tarihsel hafızası güçlü bir toplumda, bu dava utanç vericidir. Çünkü Holokost’tan sonra “bir daha asla” diye haykıran bir ülkenin, bugün Gazze’de yaşananlara göz yumması ve dahası, barış aktivistlerini cezalandırması kabul edilemez.
Bu beş aktivistin davası, sadece onların kaderini belirlemeyecek. Geleceğin nasıl şekilleneceğini de işaret ediyor. Eğer teknolojiyi savaş için kodlayanlar ödüllendirilirken, onu barış için kullananlar hapsedilirse, insanlık olarak dijital karanlığa gömülürüz. Oysa tam tersi mümkün: Hacker etiğini, etik hacker’lığı barışa kanalize etmek. Açık kaynak topluluklarını, genç yazılımcıları ve vicdan sahibi mühendisleri, ölüm yerine hayat üreten sistemler geliştirmeye çağırmak. Savaş endüstrisinin yazılım bağımlılığını, onun en büyük zayıflığına çevirmek.
Sonuç olarak, savaş insanlık suçudur ve onunla mücadele yargılanamaz. Beş aktivist, mahkemede değil, vicdanımızda yargılanmalıdır. Onlar, teknolojinin efendisi değil, hizmetkârı olmayı seçtiler; barışın hizmetkârı. Muktedirleri savaşamayacak hale getirmek, ezilenlere nefes aldırmaktır. Bu, insanlığa yapılmış en somut katkıdır. Tarih, zalimlerin değil, zalime karşı duranların yanında yer alacaktır. Bu dava, o tarihin dönüm noktalarından biri olabilir; yeter ki sessiz kalmayalım.
Yorumlar (0)