Türkiye'nin doğu komşusu İran'da İsrail-ABD askerî ittifakının saldırısıyla başlayan savaş nedeniyle hem dünya turizmi hem de Türkiye turizmi yara aldı. Öte yandan bu kriz, bize Türkiye turizm modeli konusunda belki bir kez daha düşünme ve ibreyi çevirme imkanı sağlayabilir.
Türkiye, 1980 yılına kadar turizm alanında kültür turizminden gelir elde etmişti. Bu da Türkiye'nin geçmişiyle son derece uyumlu bir durumdu. Ancak 1980 sonrasında eksen, Güneş-Deniz-Kum (GDK) turizmine kaydırıldı. O gün bugün “daha çok turist, daha az gelir” paradoksunu yaşıyoruz.
* Savaşlara çok duyarlı olan GDK turistleri yerine yeniden ekonomide “mukayeseli üstünlük” avantajına sahip kültür turizmi modeline, savaşlar dahil kriz zamanlarında istikrarlı olan kültür gezginlerine dönmek bir çıkış yolu olabilir.
Çünkü turizmde Türkiye’ye gerçek gelir sağlayacak, her yönden olumlu toplumsal sonuçlara yol açacak, sorumlu ve sürdürülebilir olabilecek tek model kültür turizmidir.
Bir zamanlar ana kıta ve adalarının kıyılarını betonarme binalarla dolduran, Türkiye’nin Akdeniz’deki en büyük rakibi İspanya bile o kahredici GDK yanlışından vazgeçerek turizmi yeniden tanımladı ve kültür turizmine döndü. İspanya bile Madrid’i, Barcelona’yı, Bilbao’yu, şehir turizmini, gastronomiyi, deneyimi devreye sokarak, yerel topluluklara saygılı, kalite ve deneyim odaklı, yüksek gelir getiren turizm modeline dönmüşken, yüksek katma değerli turist çekmek için akıl almaz cazibe unsurlarını devreye sokmuşken Türkiye niye hâlâ yanlışta direniyor?
GDK turizmi şansı bulunmayan Japonya, gerçeğe çok yakın rakamlara göre 2024 yılında 37 milyon yabancı turistten 53 milyar Amerikan doları gelir elde etti. Bu nasıl oldu?
Şimdi zamanınız varsa aşağıdaki gerekçelerimi okuyabilirsiniz. Ben bu yaklaşımın eski hâlini 2011 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkan Çözüm: Kültür Turizmi adlı kitabımda uzun uzun anlatmıştım.
Ülkenin tanıtımı, daha Osmanlı İmparatorluğu döneminde uluslararası sergilere katılmakla başlamıştı. Osmanlı yönetimi 1851-1904 yılları arasında 11 uluslararası sergiye katılmıştı. Yönetim, bunlara çok önem veriyordu. O kadar ki 1867 Paris Sergisi’ne Sultan Abdülaziz bizzat katılmıştı, yanına aldığı sonradan 2. Abdülhamit olarak tahta geçecek olan şehzade adayı ile birlikte.
Sultan Abdülaziz'in 1867'de Paris'teki Gare de Lyon'da Napoléon tarafından karşılanışı.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra yönetim, 1926-1939 yılları arasında dört, 1949-1985 yılları arasında da altı uluslararası sergiye katıldı. Bu çabalar bir anlamda Türkiye'nin turistik tanıtımı içindi. Dönemin resmî yayın organı sayılabilecek La Turquie Kémaliste dergisi (1934-1948) çerçevesindeki çalışmalar, “Turistik Türkiye” sergileri, 1937’de Turizm Müdürlüğü’nün, 1957’de Basın, Yayın ve Turizm Vekaleti’nin, sonrasında onun yerine 1963’te Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın kurulması da kültür turizmini geliştirmeyi hedefliyordu.
* Ardından esas işleri kültür turizmi olan seyahat acentalarının çalışmalarını düzenlemek için 1972 yılında Türkiye Seyahat Acentaları ve Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Kanunu çıkarıldı. Ve bütün bunlardan önemli sonuçlar elde edildi.
O sıralarda önce İstanbul'a, sonra da Kuşadası'na gelmeye başlayan turistik gemilerle çok sayıda eğitimli, varlıklı, yüksek gelirli Batılı turist Türkiye'yi ziyaret etti. Kısacası Türkiye, 1980 yılına kadar kültür turizminden hatırı sayılır bir gelir elde etti.
Ancak 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle beraber her şey değişecekti. Faşist askerî darbe öncesinde Başbakanlık Müsteşarı olan Turgut Özal tarafından ilan edilen ancak uygulanamayan 24 Ocak 1980 Kararları askerî yönetim döneminde uygulamaya sokuldu.
1980 ile birlikte Türkiye turizminde ibre, kültür turizminden GDK turizmine döndürüldü. Bu yaklaşım, hem beş yıllık kalkınma planlarına hem de farklı yasalara yansıtıldı. Askerî yönetim; döviz sıkışıklığından doğan acil döviz ihtiyacını geçmişte kıyılarını betonlaştıran İspanya turizm modeliyle giderecekti. Üç tarafı denizle kaplı Türkiye neden turizmden döviz elde etmesindi?
1982 tarihli Turizm Teşvik Kanunu ile yatırımcılara çok uzun vadeli, düşük bedelli arsa tahsisleri yapıldı. Yol, su, elektrik, katı-sıvı atık, havalimanı projelerinin de dahil olduğu altyapı yatırımları, genel bütçeden, yani halkın parasından yapıldı. Vergi indirimi ve düşük faizli krediler başta olmak üzere GDK turizmine akıl almaz teşvikler sunuldu. Ancak aynı teşvik ve ayrıcalıklar kültür turizmi alanlarına tanınmadı. İnşaata dayalı rant amaçlı turistik yatırımlarla adeta kültür turizmi cezalandırıldı.
* Bu dönemde özellikle Antalya-Kemer arasına çok sayıda otel inşa edildi. Böylece duraklayan turizm tekrar ivme kazandı; Türkiye'ye gelmekte olan yabancı turist sayısı ve döviz miktarı arttı.
Her şey gayet güzel gidiyordu. Ta ki 1990-91’deki Birinci Körfez Krizi ile birlikte her şeyin birdenbire durmasına dek... Komşuda savaş çıkartılmıştı.
Savaş, Türkiye için bir uyarıydı. Ancak Türkiye durumu değerlendiremedi ve yanlış yatırım modelinde ısrar ederek gerçekte ranta dayalı inşaatı körükleyen GDK turizmi doğrultusunda, rakip güzergahların baskısı altında otelleri doldurabilmek için hiç yapılmayacak bir hatayı yaptı: Fiyat indirimi.
Bu öyle bir indirimdi ki bir daha Türkiye turizmde değerini yükseltemedi. Türkiye artık imaj olarak “ucuz tatil cenneti” olarak anılacaktı. Ancak indirim yalnızca kıyılardaki turizmi değil, esas olarak kültür turizmini de vurdu. O güne kadar ne özverilerle yüksek gelirli ve eğitimli kültür turisti için belli bir düzeye getirilen kültür gezilerinin fiyatları da yerle bir oldu. Ve bir daha hiç yükseltilemedi. O tarihten bu yana müze ve ören yerlerimizi gezen gerçek yabancı kültür turisti sayısını ve onların gecelemelerini artıramadık.
* Son 35 yıl içinde yabancı turistlerin ortalama geceleme sayısı İstanbul’da 2,3, Kapadokya’da 1,9. Bu rakam ne yazık ki bugünkü turizm modeliyle değiştirilemiyor.
Fiyat düşürmeye 1990 sonrasında bir de Her şey dahil (HŞD) sisteminin yaygınlaştırılması eklenerek Türkiye turizmine bir darbe daha vuruldu. 1980’de ibreyi kültür turizminden GDK turizmine çeviren Türkiye, o gün bugündür belini doğrultamadı; “daha çok turist, daha az gelir” paradoksunda debelenip duruyor.
Türkiye turizmi için bir başka uyarı olan 2003 İkinci Körfez Krizi’ni de Türkiye değerlendirmedi; gerekli dersleri çıkarmadı. Bugünkü savaş, Akdeniz çanağındaki rakipleriyle ancak fiyat bazında rekabet edebileceğini sanan zihniyet için yeni bir uyarı. Yanlıştan dönebilmenin tam zamanı.
Kültür turizmi, kültürel içeriğe sahip olmakla beraber ekonomik bir faaliyettir. Bu nedenle kârlı, sorumlu ve sürdürülebilir olmak zorundadır. Bir ülkedeki turizm modeli dikkate alınacaksa bu nitelikler göz önünde tutulmalıdır.
Ekonomide ise mukayeseli üstünlükler kuralı geçerlidir. Türkiye turizminde mukayeseli üstünlük kültür turizmindedir. Akdeniz çanağını hedefleyen GDK turizminin Akdeniz içinde mukayeseli bir üstünlüğü yoktur.
GDK, yani kıyı turizmi ikame edilebilir bir turizm türüdür, çünkü bol bulunur. Yoğun rekabet ortamında “ucuz olmak” dışında bir şansı yoktur. Küresel sermaye hareketlerinden, savaşlardan, salgın hastalıklardan, futbol şampiyonalarından, "karikatür krizi" gibi siyasal olaylardan hemen olumsuz etkilenir. Çevreye, özelliklere kıyılara ve kıyılardaki ormanlara zarar verir. Yerel kültüre saygısı yoktur.
GDK turizmine tanınan aşırı ayrıcalıklar, teşvikler dikkate alındığında bunların geri dönüş hızı çok düşüktür. Önemli ölçüde tekellere ve yabancı sermayeye bağımlıdır. Kıyı turizmi, kıyılar dışındaki turistik değerler açısından bölgesel dengesizlikler yaratır. Ama en önemlisi GDK turizmi, Türkiye örneğinde olduğu gibi fiyat, kârlılık, kalite, kültürel düzey açılarından kültür turizmini aşağıya çeken bir türdür.
Kültür turizminin farklılıklarını saymadan önce kültür turizminden ne anlamamız gerektiğini belirtmeliyim. Kültür turizmi, doğal ve tarihsel kültür varlıklarını, kültürel etkinlikleri ve güncel sanat eserlerini, kültür sanayilerinin sonuçlarını, bazı sosyo-ekonomik olguları turistik bir ürün biçiminde gezginlerin hizmetine sunan bir turizm anlayışıdır. Yalnızca tarihsel olanı değil, günceli de kapsayan bir terimdir.
Somut ve somut olmayan tüm doğal ve kültürel miras, arkeolojik, tarihsel kültür varlıkları, müzeler, ören yerleri, anıtsal yapılar, dinsel yapılar, kırsal ve kentsel sivil mimari örnekleri, saraylar, kaleler, bahçeler, temalı parklar, mezarlar, türbeler ve her türlü güncel sanat eseri ve etkinliği (sahne sanatları, görsel sanatlar, resim, edebiyat, roman, şiir, müzik, dans, heykel, film, fotoğraf, moda, web, grafik tasarımları, festivaller, konserler, bienaller, sergiler vs.), zanaat, etnografya, botanik, flora ve fauna, folklor, geleneksel ve güncel yaşam biçimleri, gastronomi, mutfak, içki, bazı sosyo-ekonomik olgular (gecekondular, sivil toplum kuruluşları, dinsel motifler, değişik study tours konuları vs.) yani kısacası her türlü kültür ürünü bu tanımın içindedir.
* Bu nedenle böcekçilik, kuşçuluk, ekoturizm, İpek Yolu turizmi, kruvaziyer turizmi, ekoturizm, trekking vs. gibi “alternatif” olduğu belirtilen geziler, doğrudan maç turnuvaları dışındaki sportif geziler, doğa gezileri, doğrudan hac seferleri dışındaki inanç turizmi, special interest tours (özel ilgi gezileri), study tours (inceleme gezileri), geographical expeditions (coğrafi keşif seferleri), educational tours (eğitim amaçlı geziler) ile kongre, fuar, sergi ve sağlık turizminin pre ve post gezileri bu tanım kapsamındadır.
Kısacası gastronomi gezileri, kongre, toplantı turizmi (MICE), şehir turizmi kültür turizmi kapsamı içindedir. Bu nedenle yukarıda saydığım turizm türlerini yapanlar ile Türkiye’yi “ucuz tatil cenneti” yapan GDK turizmi yapanların çıkarları taban tabana zıttır.
Türkiye’nin güneydoğusu, tarihsel olarak Bereketli Hilal'in en önemli bölümüne sahiptir. Bu coğrafya avcı-toplayıcılıktan tarıma geçen ilk topluluklarının yeridir. Yani Türkiye, insanlık tarihinin yazıldığı alanlara sahiptir.
Şu anda kültür turizminin lokomotifi olan Göbeklitepe’nin bulunduğu yer çok özeldir. Burası Avrasya’nın geri kalanına göre elverişli iklim koşullarına ve biyolojik çeşitliliğe sahipti. İlk taneli bitkiler ve 14 otobur memeli hayvan burada evcilleştirildi. Tarım ve hayvancılık önce Mezopotamya’da değil, MÖ 9., 8. binyıllar sonrasında Güneydoğu Anadolu’da başladı. Bu nedenle o bölgedeki kazılarda beklenmedik bulgular çıkmaya devam ediyor. Bu gelişme daha sonra Orta Anadolu’ya (Çatalhöyük), Batı Anadolu’ya, Adalara, Balkanlar’a, tüm Avrupa’ya geçiş yaptı.
Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik devirlerin, Tunç ve Demir çağlarının en parlak örnekleri de Türkiye’de: Göbeklitepe, Karahantepe, Çayönü, Çatalhöyük, Aşıklıhöyük, Hacılar, Beycesultan, Alacahöyük, Troya, Alişar, Arslantepe, Bayraklı, Kültepe, Boğazköy, Hatti, Hitit, Frigya, Lidya, Mitanni, Urartu, Geç Hitit yerleşimleri, Luviler, Ege uygarlıkları, İyonya-Miletos Aydınlanması, Gordion, Sardes, Kargamış, Karatepe...
Özgün Anadolu uygarlıkları ayrı bir zenginlik. Helenistik, Roma, Doğu Roma (Bizans), Anadolu Selçukluları, Beylikler, Osmanlı dönemi kalıntıları, kentleri... Bergama, Efes, Hierapolis, Laodikya, Afrodisyas, Myra, Perge, Aspendos, Phaselis, Side, Sagalassos... Eski Dünya’nın Yedi Harikası’ndan ikisi Anadolu’da (Artemis Tapınağı ve Halikarnas Mozolesi). Yukarıda saydıklarımıza ve sayamadıklarımıza ait yerel ve merkezî müzelerimizde bulunan on binlerce eser, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan 22 ve Geçici Liste’deki 79 alan, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’nde 32 başlık…
Animizme (dağlar, tepeler, nehirler, mağaralar, kayalar vs.), ana tanrıça tapınmasına (Ma, Kubaba, Kibele vs.) ait izler; üç semavi dine ilişkin kültürel varlıklar, değerler; kutsal kitap Tevrat’ın Anadolu’daki izleri... Dünyadaki 2,5 milyarı aşkın Hıristiyan için kutsal sayılan 7 kilisenin hepsi Batı Anadolu’da.
İlk kilise, “ekümenik” konsillerin düzenlendiği mekanlar, en önemli iki aziz, Aziz Petros ve Aziz Pavlos’a ait izler (Antakya ve Tarsus), Aziz Pavlos’un Anadolu’daki rotaları, mektuplarından izlenimler, Anthiocheia Psidia’daki vaazı, ayrıca Ortodoks ikonografisinin oluşturduğu yerlerden Kapadokya, Rum Ortodoks Patrikliği, onlarca ayazma, kilise de Türkiye’de.
Hz. İbrahim başta olmak üzere Tevrat peygamberlerinin izleri, Şanlıurfa ve çevresi, Rahel’in Mendili ve Kuyusu, Sardes Sinagogu ve İstanbul’dakiler başta olmak üzere tüm Yahudi sinagogları ve Yahudi kültürünün izleri...
Kuran-ı Kerim’de üç semavi din dışında sayılan Sabiilik’e ilişkin izler, kalıntılar; ister Ağrı Dağı (Ararat) olsun, ister Cudi Dağı ya da Karadeniz, Nuh Destanı Anadolu’da.
Başta Kutsal Emanetler olmak üzere İslâmi ögeler, külliyeler, camiler, yatırlar... Sufi dervişlerine, Mevlevilere, Bektaşilere vs. ait izler, mekanlar, gelenekler, törenler, dünya sufiliğinin yeni “kıblesi”, Konya Mevlâna Türbesi..
Binlerce doğal miras, onlarca dağcılık, trekking, rafting, sualtı, su üstü sporları, mağaracılık, kuş gözlemciliği, flora ve fauna güzergâhları... Binlerce yıldır kullanılan, Roma dönemi ile ünlenen muhteşem kaplıcalar... Tüm Avrupa kıtasındaki endemik bitki sayısı 2.000, çiçekli bitki sayısı 12.000 dolayında. Türkiye içinse bu sayı 3.000’i endemik, 10.000’dir.
Ya son yıllarda özellikle İstanbul’da öne çıkan ve yüksek gelirli kültür gezginlerinin izlemek üzere büyük paralar harcamaya hazır oldukları sahne ve gösteri sanatlarının ürünleri... Kültür endüstrilerinin, yaratıcı endüstrilerin yarattıkları, tüm Türkiye’ye yayılan opera, bale, tiyatro, klasik müzik, caz, rock, yerli-yabancı “folk” konserleri, festivaller, sanatsal etkinlikler...
Resim, heykel sergileri, çağdaş tasarımlar, enstalasyonlar, bienaller...“Kültür” denince, zeytinyağı, et, balık, süt ürünleri, hamur işi, tatlılar ve sos çeşitliliğiyle bana göre Çin ve Fransız mutfaklarından önde olan Türkiye mutfağını, şarap ve rakı, zeytinyağı, kahve, nargile ve hamam kültürlerimizi, geleneksel konukseverliğimizi de unutmamamız gerekiyor.
* Ayrıca kültür turizminde kullanılan otellerimiz, son model otobüslerimiz, karayollarımız, deneyli şoförlerimiz, bilgili, sorun çözücü rehberlerimiz, lokantalarımız, giderek çeşitlenen uçuş olanakları...
Saydıklarımın hepsi, Türkiye’nin “kültür turizmi”ndeki “mukayeseli üstünlüğü”dür. Türkiye’nin bu olağanüstü çeşitlilik ve değerdeki doğal, tarihsel ve kültürel varlıklarının artık gerçek anlamda ön plana çıkarılması gerekmektedir.
İbreyi hemen döndürmek mümkün değildir. Sistem kilitli gibi. HŞD’ye endeksli, marka ataleti var; farklı fiyat algısı var. Otel lobisi çok güçlü. Ancak bir karma (hibrit) dönem ile geçiş yapılabilir.
Öncelikle yönetenlerin yapısal değişikliğe inanması gerekir. İlk iş Ege ve Akdeniz kıyılarında yeni otel inşaatına izin vermemektir. Otel inşaatları kıyı içlerine, kültür turizmine konu olabilecek avantajlı alanlara (örenyeri yakınları, gastronomi, yerel lezzetler, bölgesel mutfaklar, agro-çiftlik, doğa deneyimleri yaşanacak yerler…) kaydırılmalıdır. GDK turizmine tanınan teşvikler kültür turizmine, iç bölgelere yönlendirilmelidir.
Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TGA) yeniden yapılandırılarak kültür turizmi amaçlı hâle getirilmelidir. Türkiye’yi “ucuz tatil ülkesi”, “Arap turisterin beldesi” görüntülerinden çıkaracak; Türkiye’nin dört bir yanına, 12 aylık periyotta gelebilecek farklı bir gezgin türü yaratacak kampanyalara girişmek, TGA’nın ilk hedeflerinden biri olmalıdır. Yani hedef pazarlar ve mesajlar değiştirilmelidir.
* Ana amaç, kişi başına harcamayı ve geceleme sayısını artırmak, ayrıca yabancı operatörlere giden payı azaltmak olmalıdır. Ana ilke “daha az sayıda gezginden, daha çok gelir elde etme” olmalıdır.
Bu yeni yapılanmada, sorumlu turizm ve sürdürülebilir turizm ilkeleri uzantısında iç turizme özel önem verilmelidir. Bu çerçevede müze ve ören yerleri için kotalar düşünülmeli, riskli gece müzeciliğinden vazgeçilmeli, özellikle Kuşadası ve İstanbul’a gelen büyük gemilerin sayıları sınırlandırılmadır. Yani yeni müşteriler hedeflenirken aynı zamanda koruma-kullanma dengesinde korumayı öne alarak kültür turizminde “sürdürülebilirlilik” ilkesi yaşama geçirilmelidir.
Turizmin gelişimi, gerçeği yansıtan rakamlarla izlenmeli ve gereği yapılmalıdır. Günümüzde turist sayılarına ve gelirlerine ilişkin ilan edilen rakamlar gerçeği yansıtmamakta, bu nedenle hedef şaşırtılmaktadır.
* Hediye gezili transit yolcular, günübirlikçiler, kruvaziyer yolcuları, TC uyruklu yabancı ülkelerde ikamet edenler, Türkiye’de mülk sahibi olmuş, yılda birkaç giriş-çıkış yapanlar ile gerçek gezginler ayrı ayrı izlenip, her birinin turistik gelirleri de bu döküme göre hesaplanmalı, turizm faaliyeti kayıt dışılıktan kurtarılmalıdır.
Bugün ihtiyacımız olan yaratacağımız yeni öykülerle, yeni rotalarla, yeni bölgesel yolculuklarla, yepyeni mesajlarla ilgilerini çekeceğimiz “daha az sayıda gezgin, daha çok gelir” amacımıza uygun, eğitimli, kültür turizmine harcama yapabilecek, farklı ilgileri olan yepyeni gezginlerdir.
Kaynak ve teşekkürler: Aposto.com & Faruk Pekin
Yorumlar (0)