Mahkeme Akladı, İdare Cezalandırdı
Suriye’nin kuzeyinde, cihatçı grupların kadın bedenine yönelttiği şiddetin bir sembolü olarak bir kadının saç örgüsünün kesilip teşhir edilmesi, dünya çapında bir tepki dalgası yarattı. Kadınlar, bu aşağılayıcı ve cinsiyetçi şiddeti protesto etmek için saçlarını ördüler. Sessiz, barışçıl, sembolik bir eylem. Ne silah, ne slogan, ne sokak çatışması; sadece bir saç örgüsü. Bu eyleme katılanlardan biri de Kocaeli’de görev yapan hemşire İkra Avcı oldu. Kadın cinayetlerine, şiddete ve kadınların hedef alınmasına sessiz kalmamak için saçını ördü. Ve bunun bedeli, mesleği oldu.
Mahkeme, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla açılan davada beraat kararı verdi. Hukuk, eylemin suç unsuru taşımadığını tescil etti. Ancak idari süreç devam etti. Hastane yönetimi meslekten ihraç talebinde bulundu; talep kabul edildi. Beraat eden hemşire, görevinden uzaklaştırıldı, ardından tamamen ihraç edildi. “Bir kadın cinayetine sessiz kalmadım. Kadınların öldürülmesine, şiddete ve kadın cinayetlerine tepki göstermek için saçımı ördüm. Bunun bedeli ise benim için mesleğim oldu. Hakkım haram olsun,” dedi Avcı. On altı yıl eğitim, yedi yıl meslek; bir saç örgüsüyle silindi.

Burada ortaya çıkan çelişki çarpıcıdır. Bir taraftan “toplumsal huzur” için çerçeve yasalar, kamu düzeni, ifade özgürlüğünün sınırları konuşulur. Hukukun üstünlüğü, demokratik değerler, kadın hakları vurgulanır. Öte yandan, cihatçı çetelerin kadınları hedef alan barbarlığını protesto eden barışçıl bir eylem, aynı çerçevenin dışına fırlatılır. Saç örmek, nasıl olur da “huzuru bozan” bir fiil haline gelir? Kadına yönelik şiddeti kınamak, neden meslekten atılma gerekçesi sayılır? Hukuk mahkemede “suç yok” derken, idari mekanizma “sen artık yoksun” diyorsa, bu hangi adaletin, hangi toplumsal huzurun ifadesidir?
Bu, yalnızca bir bireysel trajedi değildir. Bu, sembolik bir eylemin nasıl kriminalize edildiğinin, ifade özgürlüğünün nasıl seçici uygulandığının, kadın dayanışmasının nasıl cezalandırıldığının örneğidir. Cihatçı şiddetin mağdurlarına destek vermek, bazı çevrelerde “terör propagandası” olarak kodlanırken; aynı şiddetin karşısında durmak, “devlete sadakatsizlik” gibi yorumlanabiliyor. Oysa saç örgüsü, ne bir örgüt çağrısıdır ne de bir silah. O, bir kadının başka bir kadının uğradığı aşağılama karşısında duyduğu öfkenin ve dayanışmanın en basit, en insanî ifadesidir.
Toplumsal huzur iddiası, ancak herkes için eşit uygulanan bir hukukla mümkün olur. Bir yanda “çerçeve” denilen sınırlar çizilirken, öte yanda o çerçevenin içine sığmayan, sığdırılmayan bir hemşire atılıyorsa; huzur değil, seçici bir baskı üretilmiş demektir. İkra Avcı’nın hikâyesi, bu seçiciliğin canlı bir belgesidir. Mahkeme akladı, idare cezalandırdı. Hukuk “suç yok” dedi, bürokrasi “meslek yok” dedi. Bu çelişki, sadece bir hemşirenin değil; ifade özgürlüğünün, kadın dayanışmasının ve hukukun evrenselliğinin de sınandığı bir noktadır.
Saçını ördüğü için meslekten atılan bir hemşire, toplumsal huzurun nasıl tanımlandığını, kimin için tanımlandığını ve kimin dışarıda bırakıldığını açıkça gösterir. Gerçek huzur, sessizliğin dayatılmasıyla değil; barışçıl tepkinin, sembolik protestonun ve insanî dayanışmanın cezalandırılmamasıyla kurulur. Aksi takdirde çerçeve, yalnızca bazıları için geçerli bir duvar haline gelir; ötesine geçenler ise fırlatılıp atılır. İkra Avcı’nın yaşadığı, tam da budur: çerçevenin içinde kalmaya çalışırken, çerçevenin kendisi tarafından dışarı atılmak.
Yorumlar (0)