Sinema eğitimi almadım, film eleştirmeni değilim, hatta çokça film izlemiş olmama rağmen iyi bir sinema izleyicisi bile sayılmayabilirim. Gene de Sarı Zarflar filmi üzerine söz alma hakkını kendimde görüyorum. Çünkü film -çoğu kişi tarafından- 15 Temmuz darbe girişimi sonrası KHK ile görevine son verilen Barış Akademisyenleri hakkında bir film olarak ele alınıp değerlendirildi, değerlendirilmeye devam ediliyor. Bu da, 679 Sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarılan kişilerden biri olarak, bana da film hakkında konuşma hakkını veriyor.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından yaklaşık 130 bin kişi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kamu görevinden çıkarıldı. Bu kararnamelere ekli listelerde yer alanlardan yaklaşık 5 bin kadarı KESK’e bağlı sendikalara üyeydi. Bunların içinde de 400 civarında, kamuda yaygın olan adlandırmayla, Barış Akademisyeni yer alıyordu.
Barış Akademisyenleri olarak adlandırılan grup 2015 sonbaharında başlayan çatışmalar sürerken 2016 başında önce bin kişinin imzaladığı bir açıklamayla bu süreci eleştirmişlerdi. Dönemin Cumhurbaşkanı ile bazı parti liderlerinin hakarete varan ağır suçlamaları ve “Suç Örgütü Lideri” olarak bilinen Sedat Peker’in “kanlarında duş alacağız” açıklamasının ardından bin civarında akademisyen daha bildiriyi imzalamış ve imzacı sayısı 2 bini aşmıştı. Ayrıca çok sayıda farklı meslek grubundan ve aydınlardan da destek açıklamaları gelmişti. İşte bu bildiri gerekçe gösterilerek, kamu üniversitelerinde çalışan 406 akademisyen 1 Eylül 2016’dan (Dünya Barış Günü!) itibaren farklı KHK’larla kamudan ihraç edilmişti. Ayrıca başka yöntemlerle güvencesiz konumda olan imzacılar ya da özel üniversitelerdeki imzacılardan da görevlerine son verilenler vardı. İhraçların ardından ilk imzacı olan bin civarındaki akademisyene “Terör Örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla ceza davası da açılmış, bunlardan Füsun Üstel yargılanıp hapse girdikten sonra Anayasa Mahkemesi bildiriyi “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirmiş ve ceza davaları beraatle sonuçlanmıştı.
KHK ile görevlerine son verilen Barış Akademisyenlerinin yaklaşık dörtte biri dönemin Ankara Üniversitesi Erkan İbiş (filmi izleyenler biraz da anlamsız bir biçimde geçen ibiş=şapşal diyaloğunu belki anımsayacaklardır) tarafından KHK listelerine eklenirken Boğaziçi, Hacettepe, İTÜ, ODTÜ, gibi üniversiteler ya hiçbir şey yapmamış ya da aklanmayla sonuçlanan soruşturmalar açmakla yetinmişti. Erkan İbiş’in yönettiği Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü öğretim elemanlarının neredeyse tamamı da KHK listesine adı eklenenler arasındaydı.
Sarı Zarflar filmi Berlin’de Altın Ayı ödülünü kazandıktan ve Türkiye’de de gösterime girdikten sonra başta ihraç edilen Barış Akademisyenlerinin kendi arasında olmak üzere tartışılmaya başlandı, bunlardan bazıları film hakkında yazılar yazdı. Yönetmen ve oyuncularla yapılan söyleşilere film eleştirmenlerinin ve köşe yazarlarının değerlendirmeleri eşlik etti. Yorum ve değerlendirmeler filmin estetik değeri kadar gerçeklikle (Türkiye kadar Almanya’nın gerçekliğiyle) ilişkisi üzerinde de yoğunlaştı.
Bu gelişmeleri aktardıktan sonra, hikayesi anlatılanlardan biri olarak filme geçebilirim: Sarı Zarflar, bence, çok iyi oyuncuların, çok ustaca kurgulanmış sahneleri canlandırdığı, gerek Türkiyeli, gerekse Almanyalı izleyicilerin bazen ortak bazen ayrı ayrı duyarlıklarına ustaca vurgular yapan (bazılarını yaşayanlar hariç kimsenin anlamayacağı bkz: İbiş diyaloğu) -doğru ifade bu mu bilmiyorum ama- teknik açıdan başarılı ama ruhsuz bir film. Bu çok öznel ruhsuzluk konusunu şimdilik bir yana bırakırsak film Barış Akademisyenlerini mi anlatıyor? Evet ve Hayır.
Adından başlayalım: Bizler sarı zarfla atılmadık, -Devlet Malzeme Ofisi’nin sarı zarfları ve üstünde DMO yazan kurşun kalemleri hala var mı?-. Nasıl atıldığımı Resmi Gazete’den aynen aktarıyorum: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz.” Ama Türkiye tarihinde zarı zarfla atılanlar oldu: 12 Eylül döneminde gene üniversitelerin verdiği listelerle Sıkıyönetim komutanlıkları tarafından görevine son verilen hocalarımıza sarı zarf içinde yazılı bir tebligat yapılmıştı; bizlere onu çok gördüler ya da DMO sarı zarftan çoktan vazgeçmişti.
Bizler çok farklı hikayeler yaşadık: Doktorasını aldığı gün atılıp da intihar edenimiz de oldu (Mehmet Fatih Traş); atıldığı sırada yurt dışında olan, ya da önceleri kaçak (pasaportlarımıza el konulmuştu), sonra yasal olarak yurt dışına çıkıp akademik kariyerine oralarda devam edenler de. Benim gibi yaşı tutup da emekli olanlar da oldu, gençlerden meslek değiştirenler de. Farklı şehirlerde kolektifler oluşturup faaliyetlere devam edenlerimiz de vardı, tek başına mesleğini farklı biçimlerde sürdüren de. Ama aramızda taksi şoförlüğü yapan oldu mu bilmiyorum. Taksi şoförlüğü denince, 12 Eylül’den sonra Almanya’da sürgündeyken taksi şoförlüğü yapan Aydın Engin’i anmak gerekir ki, film ekibi de ondan esinlenmiş olmalı.
Bildiğim kadarıyla ilk günlerde büyük maddi zorluklar da yaşamadık, çünkü sendikamız Eğitim-Sen, yarım maaş tutarında bir destek verdi; bazı fakültelerde atılmayan arkadaşlar aralarında dayanışma fonu oluşturdu. Tabii bulunduğu şehri terk etmek zorunda kalanlarımız, kapısına çarpı işareti çizilenlerimiz de oldu; neredeyse tamamız yaşam tarzını değiştirdi ki bu çoğumuz için çok ağır bir süreçti. Bizler, Kautsky’nin bilgece saptamasıyla, “proleter gibi kazanıp, burjuva gibi yaşayan” kişilerdik ve bir kriz ortamında önce yemeğimizden, sonra giyim kuşamımızdan, en son yaşam tarzımızdan vazgeçmeyi yeğlerdik (oysa bir proleter tam tersini yapar!).
Sanırım karşılaştığımız en büyük zorluk belirsizlikti. Örneğin benim konumumda olanların emekli maaşı 15 günde bağlanırken üç ay boyunca acaba emekli maaşına da mı el koyacaklar kaygısı yaşadım. Neyse ki sonunda torpille de olsa emekli maaşım bağlandı, ama emekli ikramiyesi alamadım. Ceza yargılaması süreci başka bir belirsizlikti. Her birimize tek tek dava açarak toplu bir yargılama görüntüsünde kaçınıldığı için farklı mahkemelerin değişik uygulamalarıyla karşılaştık. Bazı mahkemeler hemen cezalandırma yoluna giderken bazıları yetkisizlik gerekçesiyle önlerindeki dava görmekten kaçındı. Örneğin benin dosyam İstanbul ve Ankara adliyeleri arasında gidip geldi.
Ardından atılmamıza itiraz sürecinin belirsizliği başladı. Açtığımız idari davalar, önce üniversitenin itiraz komisyonlarına gidilmeli denerek, sonra merkezi bir inceleme komisyonu kurularak ertelendi. Beş yılı aşkın bir oyalanmanın ardından nihayet atılma kararını yargıya taşıyabildik ve başka bir belirsizlik başladı. İlk derece idare mahkemeleri çeşit çeşit kararlar vermeye başladı. Benin düştüğüm mahkeme tutarlıydı gerçi, önüne gelen her dosyayı reddetti, ama bazı mahkemeler herkes için farklı kararlar üretme, ya da dosyaları bekletme yoluna gitti. İstinaf aşamasında da aynı şey oldu: Ben tutarlı bir Bölge İdare Mahkemesi’ne (Ankara 13. BİM) düştüm ve önüne gelen her dosyaya olduğu gibi bana da ret verdi. Ancak başka arkadaşlar bu kadar şanslı değildi: Kiminin ilk derece mahkemesinin dönüş kararı BİM’de bozuldu, kiminin tam tersi oldu. Şimdi aynı belirsizliği Danıştay aşamasında yaşıyoruz, öyle ki bizlerin dosyasına bakan Danıştay 5. Dairesi üçe karşı ikiye verdiği kararlarda heyetteki bir üyenin değişmesine bağlı olarak aynı konuda bazen kabul, bazen ret kararı verebiliyor. Üstelik Danıştay aşamasında davası kabul edilip dönebilenler, 13. BİM’in kararında direnmesi üzerine yeniden görevden çıkarılıp Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun nihai içtihadını bekleyecekleri 2-3 yıllık yeni bir belirsizliğe itiliyorlar. Velhasıl süreç devam ediyor.
Sarı Zarflar’a dönersek, film, bence bu belirsizliğin verdiği savrulmaları aktarmak istemiş, gerek Türkiye’deki, gerek Almanya’daki tarihi ve güncel mekanlara ve olaylara, aynı zamanda nesnelere çok sayıda atıf yaparak farklı cinsiyet, meslek ve yaş gruplarının belirsizlikle mücadele yöntemlerini yansıtmaya çalışmış. Bunu hissediyorum, ama gene de ruhsuz buldum filmi, çünkü karakterlerin neden değiştiğini neden o tepkileri verdiğini anlayamadım. Belki de benim anlayışsızlığımdandır.
Yorumlar (0)