Yarin Yanağından Gayrı Her Şeyde Hep Beraber
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek için.......
Nazım Hikmet
Şeyh Bedreddin, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemlerinde yaşamış, hem bir âlim hem bir mutasavvıf hem de toplumsal eşitlik için mücadele eden bir devrimci figürdür. Asıl adı Mahmud olan Bedreddin, 1359 yılında (bugünkü Yunanistan’da Simavne kasabasında doğdu. Babası İsrail, Simavne kadısıydı ve Osmanlı’nın Balkan fetihlerinde rol oynamıştı. Bedreddin, gençliğinde Konya, Kahire ve Tebriz gibi önemli ilim merkezlerinde eğitim aldı. Fıkıh, tasavvuf, felsefe ve matematik gibi alanlarda derin bilgi sahibi oldu. Özellikle Hurufilik gibi mistik akımlardan etkilendi. Osmanlı sarayında yükseldi, Musa Çelebi döneminde kazaskerlik yaptı. Ancak Fetret Devri’nin (1402-1413) kaotik ortamında, toplumsal adaletsizliklere karşı sesini yükseltti ve bu, onun sonsuzluğa yürüyüşünün başlangıcı oldu. Ölümünün üzerinden 605 yıl geçmiş olsa da, Bedreddin’in felsefesi ve mücadelesi, ezilenlerin eşitlik arayışında hala ilham kaynağıdır.
Bedreddin’in felsefesi, temelde eşitlikçi ve ortaklaşmacı bir toplum tasavvuruna dayanır. En önemli eseri “Vâridât”ta, varlık felsefesi üzerine yoğunlaşır. Vahdet-i Vücud (varlığın birliği) düşüncesini benimseyerek, Allah’ın her şeyde tecelli ettiğini savunur. Bu mistik yaklaşım, onun toplumsal görüşlerini de şekillendirir: İnsanlar arasında ayrım yapmaz, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkesin eşit olduğunu vurgular. Ünlü sözüyle ifade ettiği gibi, “Yarin yanağından gayrı her şey ortaktır.” Bu, mülkiyetin ortaklaşa kullanımını savunur; toprak, su, hava gibi nimetler herkesin hakkıdır ve kimse ihtiyacından fazlasını talep etmemelidir. Bedreddin, kapitalist birikime karşı çıkar; tımar sistemi gibi feodal yapıları eleştirir. Ona göre, toplumda zenginlik ve yoksulluk uçurumu, ilahi adalete aykırıdır. Bu fikirleri, İbn Arabi ve Hallac-ı Mansur gibi sufilerden esinlenir ama onları toplumsal bir devrime uyarlar.
Felsefesinde dini tolerans da ön plandadır. Hristiyan, Yahudi ve Müslümanların bir arada yaşayabileceği bir düzen hayal eder. Bu, Osmanlı’nın çok kültürlü yapısında radikal bir duruştur. Bedreddin, şeriatın zahiri (dış) yorumuna karşı batıni (iç) yorumu savunur; yani dinin özü eşitlik ve adalettir, ritüeller ise ikincildir. Eleştirmenler onu “zındık” (sapkın) olarak görse de, o kendini gerçek İslam’ın savunucusu olarak tanımlar. Felsefesi, sadece mistik değil, pratik bir devrimcilik içerir: Köylülerin vergilerden ezildiği, sipahilerin zulmettiği bir dönemde, ortak mülkiyet ve adil paylaşım çağrısı yapar. Bu, modern sosyalizmle paralellikler gösterir; Nâzım Hikmet gibi şairler onu “sosyalist” bir öncü olarak yorumlar.
Bedreddin’in mücadelesi, felsefesinin pratiğe dökülmüş haliydi. Timur’un 1402’de Osmanlı’yı yenmesiyle başlayan Fetret Devri’nde, şehzadeler arası taht kavgası ülkeyi kaosa sürükledi. Halk, ağır vergiler, zorunlu askerlik ve kıtlıkla boğuşuyordu. Bedreddin, Musa Çelebi’nin kazaskeri olarak atandı ancak Çelebi Mehmed’in zaferiyle (1413) görevden alınarak İznik’e sürgüne gönderildi. Sürgünde bile fikirlerini yaydı; yoldaşları Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal aracılığıyla Ege ve Trakya’da örgütlendi. Bu, bir halk hareketine dönüştü: Köylüler, zanaatkârlar ve yoksullar, Bedreddin’in eşitlik çağrısıyla ayaklandı.
İsyan, 1416’da başladı. Börklüce Mustafa, Karaburun ve Aydın’da binlerce kişiyi topladı; ortak mülkiyet ilan etti, vergileri kaldırdı. “Her şey ortaktır” sloganıyla Hristiyan ve Müslümanlar birleşti. Torlak Kemal ise Manisa’da benzer bir direniş örgütledi. Osmanlı ordusu, önce küçük birliklerle saldırdı ama püskürtüldü. Sonra büyük bir kuvvetle Börklüce’yi yendi; binlerce isyancı öldürüldü, Börklüce çarmıha gerildi. Torlak Kemal de yakalanıp idam edildi. Bedreddin, Deliorman’a kaçtı ve Trakya’da yeni bir ayaklanma başlattı. Ancak 1420’de yakalandı. Serez’de (bugünkü Yunanistan’da Serres) yargılandı. Divan, formaliteydi; suçlamalar “fitne” ve “zındıklık”tı. Bedreddin, fikirlerini savunarak, “Benim davam adalettir” dedi. 18 Aralık 1420’de asıldı, bedeni günlerce meydanda teşhir edildi.
Bu mücadele, Osmanlı tarihinin ilk büyük halk isyanıydı. Bedreddin, sadece bir alim değildi; feodal sisteme karşı kolektif bir direnişin sembolüydü. İsyan bastırılsa da, fikirleri yayıldı. Osmanlı kronikleri onu “mürted” (dinden dönmüş) olarak lanetlese de, halk arasında efsaneleşti. Alevi-Bektaşi geleneğinde “Şeyh Bedreddin” olarak anılır; eşitlikçi görüşleri, sonraki isyanlara (Celali, Baba İlyas) ilham verdi. Bu isyanın diğer bir özeliği de, Avrupa’da ki köylü isyanlarından önce yaşanmış olmasıdır.
Günümüzde Bedreddin’in mirası, sınıf mücadelesi ve sosyal adalet tartışmalarında canlıdır. Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı”nda betimlediği gibi, o bir “düş”ün taşıyıcısıdır: Zulme karşı direnişin, eşitliğin düşü. 605 yıl sonra bile, kapitalizmin eşitsizlikleri karşısında, Bedreddin’in felsefesi günceldir. O, sadece Osmanlı’nın değil, insanlığın ortak hafızasında, ezilenlerin sesi olarak kalır. Aradan geçen yüzyıllar, onun ideasını susturamamış; aksine, yeni nesillere taşımıştır. Bedreddin, mücadele etmekle felsefeyi birleştiren nadir figürlerden biridir; bu yüzden hala yaşıyor.
Yorumlar (0)