Hakikatin bükülmeyen kalemi, Tükenmeyen Mürekkebi
Celal Başlangıç ile yollarımız, kimi vakit İstanbul’un kalabalık sokaklarında, kimi vakit doğduğum o engebeli, rüzgârın fısıltısını dağlardan indirdiği coğrafyada kesişirdi. Hakikatin peşinde koşan genç Kürtler onu kendilerinden biri sanırdı. Konuşmalarındaki o derin, sarsılmaz arayış, onları yanıltırdı. Kürtçe bir kelime çıkmayınca dudaklarından, alıngan bakışlar, kırgın sessizlikler belirirdi.
2001’de Van’da, birlikte dolaşırken bir genç yanıma yaklaştı. Gözlerinde hem hayranlık hem sitem vardı. “Onu çok seviyorum,” dedi, “ama niçin dilimizi konuşmuyor?” Ben Başlangıcın Türk olduğu gerçeğini fısıldayınca yüzü kızardı, mahcubiyetle yere baktı. Sonra usulca Başlangıç’ın eline sarıldı, sanki bir özre sığınır gibi.
O, her hakikat arayanın kendi aynasında gördüğü bir suretti. Sınırları, etnik kökenleri aşan o susuzluk, onu herkesin yakını kılıyordu. Dağların gölgesinde, şehrin gürültüsünde, aynı ateşle yanıyordu yürekler. O, adını koyamadıkları bir kardeşlikti; dilin ötesinde, sadece gerçeğe uzanan bir el. Ve onlar, onu kendilerinden sanmakta hiç de haksız değillerdi.
Bir Sürgün Gazetecinin Veda Günü
3 Mayıs 2024 yılında, yani iki yıl önce Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, kelimelerin bittiği yerden, Almanya’nın Köln şehrinden bir veda haberi yükseldi. Sürgün yollarının son durağında, hakikatin peşinde geçen bir ömür sessizliğe büründü. Celal Başlangıç, her satırında insanın onurunu ve gerçeğin çıplaklığını arayan o inatçı kalem, artık aramızda değil. O, sadece bir gazeteci değil; karanlık kuyularda unutulmuş seslerin, tozlu raflarda bekleyen acıların ve coğrafyanın kaderine terk edilmiş hayatların yankısıydı. Yazdığı her haberde, okurun kalbine bir vicdan terazisi kurar, bakılmayan yerlere fener tutardı. Onun hikâyesi, Yeşilyurt Köyü’ndeki o ağır kokuyla, dışkı yedirilen köylülerin feryadıyla başladı. O gün orada, devletin ve sistemin saklamak istediği o korkunç manzarayı dünyaya duyururken; aslında bir ömrün rotasını da çizmişti: Gerçekten asla vazgeçmemek. Bu dürüstlüğün bedelini bazen mahkeme salonlarında, bazen tehditlerin gölgesinde, en sonunda da vatanından uzakta, bir sürgün evinde ödedi. Sürgün, onun için bir suskunluk değil, sesini daha gür çıkarma alanı oldu. Ülkesinden kilometrelerce uzakta, bir ekranın karşısında ya da bir mikrofonun başında, "Artı Gerçek" diyerek hakikatin parçalarını birleştirmeye devam etti. Hastalıkla boğuşurken bile parmakları klavyeden, zihni memleketin dertlerinden kopmadı. Bugün meslektaşları, onun ardından sadece bir ismi değil, bir haysiyet anıtını uğurluyor. Celal Başlangıç’ın mirası; "yazılamaz" denileni yazan, "görülemez" denileni gösteren o sarsılmaz iradedir. Gittiği yerdeki sessizlik, geride bıraktığı binlerce cesur kelimeyle dolacak. Hakikat arayışında bir nefes daha eksildi ama açtığı yol, gerçeğe susamış her yeni kalemle biraz daha genişliyor. Toprağından uzakta, ama her dürüst satırın içinde yaşamaya devam edecek.
Yorumlar (0)