1 Ağustos: İstanbul Sözleşmesi'nin Yıldönümünde Kadınların Adalet Mücadelesi
Bugün 1 Ağustos. İstanbul Sözleşmesi'nin yürürlüğe girmesinin yıldönümü. Bu tarih, yalnızca uluslararası bir insan hakları sözleşmesinin yürürlüğe girişini değil; kadınların şiddetten uzak, eşit ve özgür bir yaşam hakkının devlet tarafından güvence altına alınması yönünde atılmış önemli bir adımı da simgeliyor.
İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdiğinde en çok konuştuğumuz konu, kadına yönelik şiddetin artık yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, devletin önlemekle yükümlü olduğu yapısal bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmesiydi. Sözleşme; devlet adına hareket eden tüm makamların, kamu görevlilerinin ve kurumların kadına yönelik şiddeti önlemek, mağdurları korumak, failleri etkin biçimde soruşturmak ve cezalandırmak konusunda gerekli özeni göstermesini zorunlu kılıyordu. Bu yükümlülük, kadın cinayetlerinin önlenmesi ve şüpheli kadın ölümlerinin etkin biçimde soruşturulması açısından hayati bir güvence niteliği taşıyordu.
Aradan geçen yıllar, bu güvencenin neden vazgeçilmez olduğunu acı biçimde gösterdi.
Bugün kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri yalnızca faillerin işlediği suçlar üzerinden değil, kamu makamlarının ihmali, delillerin zamanında toplanmaması, koruma mekanizmalarının işletilmemesi ve bazı vakalarda kamu görevlilerinin doğrudan suç isnatlarıyla anılması üzerinden de tartışılıyor. Son dönemde kamuoyuna yansıyan soruşturmalar, kamu gücünü kullanan kişilerin delillerin karartılması veya kadınlara yönelik suçlarla ilişkilendirildiği iddiaların yargının gündemine gelebildiğini gösteriyor. Bu tablo, devletin kadına yönelik şiddeti önleme ve etkin soruşturma yükümlülüğünün ne kadar yaşamsal olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Bugün Gülistan Doku'yu, Rojin Kabaiş'i, Yeşim Akbaş'ı, Ayşe Tokyaz'ı ve isimlerini sayamadığımız yüzlerce kadını anıyoruz. Her biri farklı koşullarda yaşamını yitirdi; ancak geride ortak bir soru bıraktılar: Devlet, kadınların yaşam hakkını korumak için üzerine düşen yükümlülükleri eksiksiz yerine getirdi mi? Bu soru yalnızca ailelerin değil, toplumun tamamının adalet talebidir.
İstanbul Sözleşmesi'nin en önemli katkılarından biri, devletin sorumluluğunu açık biçimde tanımlamasıdır. Kadına yönelik şiddet gerçekleştiğinde devlet yalnızca sonradan cezalandırmakla değil; şiddeti önlemek, riskleri tespit etmek, koruyucu tedbirleri zamanında almak ve etkili soruşturma yürütmekle de yükümlüdür. Kadınların yaşam hakkı ancak bu yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesiyle korunabilir.
Toplumsal cinsiyet eşitliğini hedef alan söylemlerin yaygınlaştığı, bu kavramın kimi zaman kasıtlı biçimde yanlış tanıtıldığı bir dönemde, kadınların eşitlik ve yaşam hakkı mücadelesi daha da önemli hâle gelmiştir. Eşitlik talebi bir ideolojik tercih değil, temel bir insan hakkıdır. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi de ancak eşitsizliği besleyen yapılarla mücadele edilmesiyle mümkündür.
Bugün, İstanbul Sözleşmesi'nin yürürlüğe giriş yıldönümünde, hatırlamamız gereken en önemli gerçek şudur: Kadınların yaşam hakkı tartışmaya açık değildir. Şiddeti önlemek devletin yükümlülüğü, adaleti sağlamak ise hukuk devletinin en temel görevidir.
Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmiyoruz. Kadınların yaşam hakkını güvence altına alan uluslararası standartların yeniden etkin biçimde uygulanması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin kamu politikalarının temel ilkelerinden biri hâline gelmesi ve her kadın için adaletin sağlanması mücadelesini sürdürmeye devam edeceğiz. Çünkü hiçbir kadın, korunmadığı için yaşamını yitirmemeli; hiçbir kadın dosyası cezasızlıkla kapanmamalıdır.
Yorumlar (0)