Otokrasi Karşısında Tarafsızlık Değil, Mücadele

Son yıllarda sol içinde sıkça karşılaşılan bir yaklaşım var: "Burjuva demokrasisinin arkasına takılacağıma köşemde otururum." Bu söz, ilk bakışta devrimci bir tutarlılık gibi görünse de, siyasal gerçeklik karşısında ciddi bir yanılgıyı içinde barındırmaktadır. Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir ki faşizm ve otoriter rejimler, kendilerine muhalif olan hiçbir kesime güvenli bir alan bırakmaz. Bugün "burjuva demokrasisiyle arama mesafe koyuyorum" diyerek mücadeleden çekilenler de yarın baskının, yasakların ve şiddetin hedefi olmaktan kurtulamaz.

Otokrasi Karşısında Tarafsızlık Değil, Mücadele

Otokrasi Karşısında Tarafsızlık Değil, Mücadele

Son yıllarda sol içinde sıkça karşılaşılan bir yaklaşım var: "Burjuva demokrasisinin arkasına takılacağıma köşemde otururum." Bu söz, ilk bakışta devrimci bir tutarlılık gibi görünse de, siyasal gerçeklik karşısında ciddi bir yanılgıyı içinde barındırmaktadır. Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir ki faşizm ve otoriter rejimler, kendilerine muhalif olan hiçbir kesime güvenli bir alan bırakmaz. Bugün "burjuva demokrasisiyle arama mesafe koyuyorum" diyerek mücadeleden çekilenler de yarın baskının, yasakların ve şiddetin hedefi olmaktan kurtulamaz.

Bugün yaşadığımız rejimi doğru tanımlamak önemlidir. Henüz faşizmin bütün özelliklerini taşıyan bir siyasal düzen içinde olmayabiliriz. Ancak otoriterleşmenin giderek derinleştiği, hukukun zayıflatıldığı, ifade özgürlüğünün daraltıldığı ve siyasal muhalefetin baskı altına alındığı bir otokrasiyle karşı karşıyayız. Faşizm, çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; otoriterleşmenin üzerine inşa edilir. Bu nedenle faşizmi yalnızca gerçekleştiğinde değil, ona giden yolları döşeyen süreçlerde de durdurmak gerekir.

Burjuva demokrasisi elbette sosyalistlerin nihai hedefi değildir. Marksizm, burjuva devletini ve onun siyasal biçimlerini sınıfsal karakteri içinde değerlendirir. Liberal demokrasinin, sermaye egemenliğinin siyasal biçimlerinden biri olduğunu söyler. Ancak bu tespit, burjuva demokrasisi ile faşizmi aynı kefeye koymayı gerektirmez.

Tam tersine, Marksist gelenek tarih boyunca burjuva demokrasisinin sağladığı görece özgürlük alanlarını işçi sınıfının örgütlenmesi için değerlendirmiştir. Sendikalar, grevler, siyasal partiler, gazeteler, dernekler ve kitlesel mücadeleler, bu görece demokratik ortamların sunduğu olanaklarla büyümüştür. Faşizm ise tam da bu alanları ortadan kaldırmayı hedefler. İlk saldırdığı kurumlar işçi örgütleri, sosyalist partiler, sendikalar ve devrimci hareketlerdir.

Bu nedenle otokrasiye ve faşizme karşı demokrasi mücadelesi vermek, sosyalizm mücadelesinden vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine sosyalizm mücadelesinin önünü açmanın zorunlu koşullarından biridir.

Marksistler "Demokrasi gelsin, bütün sorunlar çözülsün." demezler.

Demokrasi mücadelesi büyütülmelidir ki işçi sınıfı nefes alabilsin. Nefes alan işçi sınıfı örgütlenebilsin. Örgütlenen işçi sınıfı ise burjuva demokrasisinin sınırlarını aşarak sosyalist dönüşümü hedefleyebilsin.

İşte temel ayrım burada ortaya çıkar. Liberal demokratlar için demokrasi ulaşılması gereken son duraktır. Marksistler için ise demokrasi, sınıf mücadelesinin gelişmesini sağlayan tarihsel bir araçtır. Bir aracı kullanmak, ona teslim olmak değildir. Nasıl bir işçi fabrikadaki makineyi kullanırken makinenin sahibi olmuyorsa, sosyalistler de demokratik hak ve özgürlükleri kullanırken burjuva düzeninin savunucusu hâline gelmezler.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Marx ve Engels, işçi sınıfının siyasal haklarını genişletecek her mücadeleyi desteklemişlerdir. Lenin, Çarlık otokrasisine karşı en geniş demokratik mücadele cephelerinin kurulmasını savunmuştur. Gramsci ise faşizmin yükselişini yalnızca ekonomik krizle değil, demokratik kurumların çöküşü ve muhalefetin dağınıklığıyla açıklamıştır. Dimitrov ise Komintern'in VII. Kongresi'nde faşizme karşı en geniş birleşik cephe siyasetini savunarak, sosyalistlerin demokratik güçlerle ortak mücadele yürütmesini stratejik bir zorunluluk olarak ortaya koymuştur.

Dolayısıyla bugün otokrasiye karşı mücadeleyi küçümsemek ya da "iki taraf da aynı" diyerek kenara çekilmek devrimci bir tutum değildir. Böyle bir yaklaşım, nesnel olarak otoriterleşmenin önünü açar. Çünkü baskı rejimleri en çok örgütsüzlüğü, parçalanmışlığı ve siyasal ilgisizliği sever.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış