Bir Sanatçının Yol Hikayesi
Tarık Akan, 16 Eylül 2016’da aramızdan ayrıldığında, yalnızca bir oyuncu değil, bir dönemin vicdanı, bir halkın sesi de susmuştu. Yeşilçam’ın ışıl ışıl salon filmlerinden, toplumun yaralarına dokunan gerçekçi sinemaya uzanan yol, onun adımlarıyla açılmıştı. Bu yol, kolay değildi. Parıltılı rollerin, gülüşlerin, aşk hikâyelerinin ardından gelen karanlık, acı ve direniş sahneleri, bir sanatçının kendi iç dünyasında verdiği kararın yansımasıydı.
Başlangıçta seyirci onu, hafif komedilerde, romantik dokunuşlarda, gülümseten karakterlerde tanımıştı. O yılların sineması, salonları dolduruyor, insanları eğlendiriyordu. Ama Tarık Akan, bir noktadan sonra o perdenin ardında kalanları görmeye başladı. Emeğin terini, yoksulluğun ağırlığını, baskının soluğunu hissetti. Ve o andan itibaren adımlarını başka bir yöne çevirdi. Toplumun derinliklerine inen, ezilenin yanında duran, gerçeği perdeye taşıyan bir çizgiye…
Sürü filmi, bu dönüşümün en net işaretlerinden biriydi. Kürt coğrafyasının dağlarında, aşiret geleneklerinin ve ekonomik sıkıntıların kıskacında bir ailenin hikâyesi… Tarık Akan’ın canlandırdığı Şivan, yalnızca bir rol değildi. Kaderin ağırlığını omuzlarında taşıyan, sevdiği kadını kaybeden, çaresizliği ve direnişi aynı anda yaşayan bir insan portresiydi. Film, feodal ilişkilerin, yoksulluğun ve göçün acımasız yüzünü gösterirken, seyirciye de bir ayna tutuyordu. İnsan, kendi ülkesinin unutulmuş köşelerinde neler yaşandığını göstererek, eşitsizlik üzerinden gelişen Kürt gerçeğine de ses oluyordu.

Maden ise başka bir yarayı açıyordu. Yeraltının karanlığında, toz ve tehlike içinde çalışan işçilerin mücadelesi… Hak arayışı, dayanışma, bilinçlenme… Tarık Akan’ın Nurettin’i, yalnızca bir maden işçisi değildi. Emekçinin sesi, umudu ve kararlılığıydı. Film, o dönemdeki işçi hareketlerinin ruhunu taşıyordu. Perdeye yansıyan her sahne, bir çağrıyı da beraberinde getiriyordu: Susmak değil, konuşmak; boyun eğmek değil, dimdik durmak.

Sonra Yol geldi. 12 Eylül’ün gölgesinde, izinli mahkûmların kısa bir özgürlük yolculuğu… Ama o yol, özgürlüğün değil, baskının, namus cinayetlerinin, çaresizliğin yolu oldu. Tarık Akan’ın Seyit Ali’si, karısına hesap sormaya giderken aslında kendi içindeki fırtınayı da taşıyordu. Film, bir ülkenin o dönemdeki suskunluğunu, korkusunu ve insanlık dışı uygulamalarını cesurca gösteriyordu. 12 Eylül sonrası yaşananlar, işkenceler, tutuklamalar… Tarık Akan bu gerçekleri yalnızca oynamakla kalmadı; yaşamında da o bedeli ödedi. Yurtdışında yaptığı bir konuşma nedeniyle tutuklandı, hücrede kaldı. Sanatının bedelini, özgürlüğünden ödeyerek gösterdi.
Bu filmler, yalnızca sinema tarihi için değil, toplum için de birer belgedir. Toplumcu gerçekçi anlayış, olayları süslemeden, acıyı gizlemeden, insanı olduğu gibi anlatmayı seçer. Tarık Akan bu anlayışı benimsedi ve taşıdı. Salon filmlerinin rahatlığını bırakıp, zorlu, riskli, bazen de tehlikeli rolleri seçti. Çünkü biliyordu ki sanat, yalnızca eğlence değildir. Sanat, toplumun aynasıdır. Ve o aynayı tutan kişinin, tuttuğu yere karşı bir sorumluluğu vardır.
O sorumluluğu bilinçle taşıdı. Sessiz kalmadı. Ezilenin, emekçinin, yoksulun yanında durdu. Filmlerinde olduğu gibi yaşamında da aynı çizgiyi sürdürdü. Nazım Hikmet’e olan sevgisi, barış ve özgürlük mücadelesindeki yer alış biçimi, onun sanatçı kimliğinin ayrılmaz parçasıydı. Bir sanatçının topluma karşı sorumluluğu, yalnızca perdeye yansıyan rollerle sınırlı değildir. Sözleriyle, tutumlarıyla, seçimleriyle de o sorumluluğu yerine getirir. Tarık Akan, bunu yaptı.
Bugün onun filmlerini yeniden izlediğimizde, yalnızca bir oyuncunun performansını değil, bir dönemin ruhunu da görüyoruz. Sürü’nün dağ yollarında, Maden’in karanlık tünellerinde, Yol’un suskun köylerinde… Her birinde, insan onurunun, emeğin ve direnişin izlerini buluyoruz. O izler, hâlâ taze. Çünkü gerçek, zamanla eskimez. Baskı, yoksulluk, adaletsizlik farklı yüzlerle yeniden ortaya çıksa da, o filmlerin anlattığı öz aynı kalır.
Tarık Akan, o yolda yürüyen bir sanatçıydı. Salonların ışığından, toplumun karanlık köşelerine uzanan yolu seçti. Ve o yolu, yalnızca kendisi için değil, hepimiz için açtı. Aramızdan ayrılışı, bir boşluk bıraktı. Ama bıraktığı izler, filmleri, tutumu, sesi… Hâlâ yaşıyor. Çünkü bir sanatçı, topluma karşı sorumluluğunu yerine getirdiğinde, fiziksel varlığı sona erse de, etkisi sürmeye devam eder.
Onun adı anıldığında, yalnızca bir oyuncu değil, bir vicdan, bir direniş ve bir umut da anılmış olur. Yeşilçam’ın parıltısından, toplumun gerçeklerine uzanan o uzun yolda, adımları hâlâ duyuluyor. Ve o adımlar, bugün de aynı yolda yürümeye cesaret edenlere yol gösteriyor.
Yorumlar (0)