46 Yıl Sonra 12 Eylül: Devrimci Özne Neden Hala Yaratılamadı?

Darbe, Türkiye işçi sınıfının, emekçilerin ve devrimci hareketin örgütlü mücadelesine ağır bir saldırıydı. Devrimci örgütler dağıtıldı, sendikalar susturuldu, binlerce insan tutuklandı, işkence gördü, siyasal hayat baskı altına alındı. 12 Eylül, yalnızca bir askeri müdahale değil, sermaye düzeninin kendisini yeniden yapılandırdığı kapsamlı bir sınıf saldırısıydı. Fakat aradan 46 yıl geçtikten sonra yalnızca 12 Eylül’ün yarattığı yıkımı anlatmak artık yeterli değildir.

46 Yıl Sonra 12 Eylül: Devrimci Özne Neden Hala Yaratılamadı?

12 Eylül 1980 Darbesinin Üzerinden 46 Yıl Geçti

Darbe, Türkiye işçi sınıfının, emekçilerin ve devrimci hareketin örgütlü mücadelesine ağır bir saldırıydı. Devrimci örgütler dağıtıldı, sendikalar susturuldu, binlerce insan tutuklandı, işkence gördü, siyasal hayat baskı altına alındı. 12 Eylül, yalnızca bir askeri müdahale değil, sermaye düzeninin kendisini yeniden yapılandırdığı kapsamlı bir sınıf saldırısıydı.

Fakat aradan 46 yıl geçtikten sonra yalnızca 12 Eylül’ün yarattığı yıkımı anlatmak artık yeterli değildir.

Asıl soruyu kendimize sormalıyız:

Bunca yıl sonra sosyalist hareket neden hâlâ parçalıdır? Neden işçi sınıfını ve toplumun ezilen kesimlerini ortak bir devrimci hedef etrafında birleştirebilecek güçlü bir Marksist-Leninist parti yaratılamamıştır? Bu sorunun cevabı yalnızca 12 Eylül’de aranamaz. Darbenin yarattığı tahribat önemlidir; ancak bugün hâlâ aynı parçalanmışlığın sürmesini yalnızca darbeyle açıklamak, kendi tarihsel sorumluluğumuzu görmemek olur. Sorunun önemli bir bölümü, Marksizm-Leninizm/in Türkiye somutunda yeterince kavranamamış ve hayatla yeterince buluşturulamamış olmasıdır.

Marksizm-Leninizm Bir Kimlik Değil, Yöntemdir

Marksist-Leninist olmak, yalnızca sosyalist olduğunu söylemek veya klasik eserlerden alınmış kavramları kullanmak değildir. Marksizm-Leninizm, toplumsal gerçekliği sınıflar mücadelesi temelinde çözümleme ve bu çözümlemeyi devrimci pratiğe dönüştürme yöntemidir. Türkiye’nin tarihini, devlet yapısını, ulusal sorununu, din olgusunu ve sınıf ilişkilerini bu yöntemle ele almak gerekir. Teori somut gerçeklikten koparıldığında iki sonuç ortaya çıkar: Ya geçmişin hazır kalıpları bugüne taşınır ya da güncel gelişmeler karşısında Marksizm adına eklektik ve uzlaşmacı çözümler üretilir. Türkiye sosyalist hareketinin yaşadığı temel sorunlardan biri de budur.

Kemalizm Konusunda Sınıfsal Bakış Zorunludur

Türkiye’nin tarihini Marksist açıdan değerlendirmek isteyen bir hareketin önündeki temel meselelerden biri Kemalizm sorunudur. Kemalizm’i ilerici veya sosyalist bir hareket olarak değerlendirmek, onun tarihsel ve sınıfsal karakterini doğru kavrayamamaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüş sürecinde ortaya çıkan yeni siyasal yapı, işçi sınıfının iktidarı değildir. Cumhuriyetin kuruluşu, üretim ilişkilerini ortadan kaldıran bir toplumsal devrim anlamına gelmez. Tersine, yeni devletin kuruluşu, Osmanlının bakiyesi olarak gelişmekte olan milli burjuvazinin kendi siyasal ve ekonomik egemenliğini kurma sürecinin bir parçasıdır. Bu nedenle Kemalizm’i, yalnızca bazı dönemsel politikaları üzerinden değil, hangi sınıfsal temelde yükseldiği ve nasıl bir devlet düzeni oluşturduğu üzerinden değerlendirmek gerekir.

Marksist bakışın görevi tarihsel kişilikleri veya hareketleri yüceltmek ya da mahkûm etmek değil, onların sınıfsal karakterini ortaya koymaktır.

Devletin Dışında Bağımsız Bir Ordu Yoktur

Aynı teorik sorun devlet ve ordu ilişkisinde de görülmektedir. Orduyu devletin dışında, kendi başına bağımsız ve sınıflar üstü bir güç olarak değerlendirmek Marksist devlet anlayışıyla bağdaşmaz.

Devlet, toplumun üzerinde duran tarafsız bir kurum değildir. Belirli üretim ilişkilerinin ve sınıfsal egemenliğin siyasal örgütlenmesidir. Ordu da bu devlet aygıtının dışında değildir. Dolayısıyla ordunun hükümetle çatışması veya siyasal iktidara müdahale etmesi, onu bağımsız bir toplumsal özne hâline getirmez.

12 Eylül deneyimi bu açıdan son derece öğreticidir. Orduyu devletin sınıfsal niteliğinden kopararak değerlendiren her yaklaşım, askeri müdahalelerin gerçek karakterini anlamakta zorlanacaktır.

Dinle Değil, Dini Yaratan Koşullarla Mücadele

Din meselesinde de benzer bir teorik açıklığa ihtiyaç vardır.

Sosyalist hareketin bir bölümü dini toplumsal ve siyasal bir gerçeklik olarak yeterince dikkate almamakta; bir başka kesimi ise din olgusuna karşı mücadeleyi doğrudan inanan insanlara yönelen sert bir tutuma dönüştürebilmektedir.

Sosyalist hareket, din sorununda ne liberal bir kayıtsızlığa ne de kaba bir din karşıtlığına düşmelidir. Sorunu diyalektik tarihsel materyalizm temelinde ele almalı; dini doğuran toplumsal koşulları kavramalı ve bu koşulları ortadan kaldırmayı hedeflemelidir.

Dini yalnızca düşünsel bir yanılgı olarak ele almak, onun toplumsal köklerini görmemektir. İnsanların yoksulluk, güvencesizlik, çaresizlik ve eşitsizlik içinde yaşadığı bir toplumda dinsel düşüncelerin varlığını yalnızca bireysel tercihlerle açıklayamayız. Bu nedenle sosyalizmin görevi inanan insanları karşısına almak değildir. Dini üreten toplumsal koşulları ortadan kaldırmaktır. İnsanların maddi yaşam koşulları değişmeden yalnızca dinsel düşüncelerle mücadele etmek, nedeni değil sonucu hedef almak olur.

Türkiye’nin En Yakıcı Sorunu: Kürt Ulusal Sorunu

Bütün bunların yanında Türkiye sosyalist hareketinin teorik olarak en fazla zorlandığı alanlardan biri Kürt ulusal sorunudur.

Bu sorun, Türkiye’nin herhangi bir demokratikleşme başlığından ibaret değildir. Ulusal baskı, eşitsizlik ve inkâr politikalarıyla şekillenmiş tarihsel bir sorundur. Dolayısıyla Türkiye’de sınıf sorunu ile ulusal sorun birbirinden koparılamaz.

Marksist-Leninist bir hareket, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz olarak savunmak zorundadır. Bu hak, gerektiğinde ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkını da içerir. 

Buradaki temel ilke açıktır: Bir ulusun başka bir devletin sınırları içinde kalıp kalmayacağına karar verme hakkı, o ulusun elinden alınamaz. Bu hakkı savunmak, mutlaka ayrılmayı önermek anlamına gelmez. Marksistlerin görevi bir ulusu belirli bir tercihe zorlamak değil, kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını savunmaktır.

Ancak ulusal sorunun çözümü sınıf sorunundan koparıldığında başka bir yanlış ortaya çıkar. Ulusal kurtuluş ile toplumsal kurtuluş birbirinden ayrılır ve sınıfsal sömürü geri plana itilir. Oysa Türkiye’nin özgül koşullarında Kürt ulusal sorunu ile sınıf mücadelesinin birbirini nasıl etkilediğini görmek zorundayız. Ulusal baskıya karşı mücadele ile kapitalist sömürüye karşı mücadele birbirinin alternatifi değildir.

Marksist-Leninist yaklaşım, hem bütün ulusların eşit haklarını hem de işçi sınıfının bağımsız sınıfsal çıkarlarını savunur. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunurken Türk ve Kürt işçilerinin ortak sınıf çıkarlarını da ortaya koyar.

Gerçek çözüm, ulusal eşitliği ve demokratik hakları güvence altına alan, halkların kardeşliğini sağlayan ve sömürünün ortadan kaldırılmasını hedefleyen sosyalist bir perspektifle mümkündür.

Eksik Olan Nedir?

Öyleyse sorun yalnızca sosyalist örgütlerin çokluğu değildir.

Eksik olan, bu farklı mücadeleleri bilimsel bir Marksist-Leninist anlayış temelinde ortak bir stratejiye bağlayabilecek devrimci siyasal öznedir.

İşçi sınıfının ekonomik mücadelesini siyasal mücadeleye bağlayan; ulusal sorunu sınıf perspektifinden ele alan; devletin niteliğini doğru kavrayan; din sorununda diyalektik tarihsel materyalist ama insanlara düşman olmayan; Türkiye’nin tarihini sınıfsal temelde değerlendiren bir örgütlenmeye ihtiyaç vardır.

Bu, yalnızca yeni bir örgüt tabelası asmakla gerçekleşmez. Önce teorik berraklık, ardından bu teoriyi hayatın içinde sınayan örgütlü bir pratik gerekir.

46 Yıl Sonra

12 Eylül’ün 46. yılında geçmişi hatırlamak önemlidir. Fakat daha önemlisi, geçmişten bugüne hangi dersleri çıkarabildiğimizdir. Bugün kapitalizm bütün çelişkileriyle karşımızdadır. Sömürü vardır, eşitsizlik vardır, yoksulluk vardır, ulusal sorun vardır, demokratik hakların gaspı vardır.

Fakat bütün bu sorunların varlığı kendiliğinden devrimci bir sonuç yaratmaz. Devrimci sonuç için bilinç, örgüt ve siyasal irade gerekir.

Bu nedenle bugün sosyalist hareketin önündeki görev, parçalanmışlığı doğal bir durum olarak kabul etmek değil, onun teorik ve örgütsel nedenlerini aşmaktır.

Marksizm-Leninizm’i yeniden slogan olmaktan çıkarıp yaşayan bir devrimci yöntem hâline getirmek gerekir. Çünkü 46 yıl sonra artık yalnızca 12 Eylül’ün ne yaptığını değil, bizim neden hâlâ yapamadığımızı da tartışmalıyız.

Sorunun Gerçek Cevabı Burada Yatıyor:

İşçi sınıfının öncülüğünde, bütün ezilenlerin ve sömürülenlerin ortak mücadelesini örgütleyebilecek Marksist-Leninist devrimci parti yaratılmadan, sosyalist hareketin parçalanmışlığı aşılamaz. Böyle bir parti, hazır bir reçeteden değil; teori ile pratiğin, sınıf mücadelesi ile örgütlü iradenin birleşmesinden doğacaktır.

46 yıl sonra önümüzde duran görev budur.

12 Eylül’ün yarattığı yenilgiyi anmak değil, onun tarihsel derslerini aşacak devrimci özneyi yaratmak.

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış