İki Gelin, İki Eşek İle Umut Yolculuğu

İşte böyle bir ortamda, biri Yaka Köyü'nden, diğeri Çeşme Köyü'nden yeni evli iki gelin, kimselere açamadıkları dertlerini günlerce kendi aralarında konuşup dertleşirler. Yaşadıkları bu yörede sağlık adına hiçbir kurum, kuruluş, hatta sağlık memuru bile yoktur. Sağlık memurları ancak 1950'den sonra Köy Enstitüleri'nden mezun olanlar vasıtasıyla bu bölgeye ulaşabiliyordu.

İki Gelin, İki Eşek İle Umut Yolculuğu

İki Kadının

Sizlere, cumhuriyetin ilk yıllarında Yarımada'da yaşanan bir hikâye anlatacağım. O yıllarda Yarımada sessiz ve yoksuldu. İnsanların dertlerine deva olacak bir makam, ağrılarına ilaç alacak bir yer yoktu. En önemli ihtiyaçlar bile adalardan sağlanıyordu.

Örneğin, 1949 yılında bir salgın olmuş, özellikle yaşlı ve zayıf olanları kırıp geçirmişti. Geçen yıl kaybettiğimiz babam bu olayı şöyle anlatırdı: "O salgında bir sağlık memuru geldi, halka kinin, gripin ve aspirin dağıttıktan sonra atına binip buraları terk etti." Betçe yöresi salgınla boğuşurken, sabah cenazesini kaldırdığınız kişiyi öğleden sonra bu kez kendi cenazesiyle görür olmuştunuz. Yarımada yıllarca böyleydi; devlet buralara hiç uğramamıştı.

İşte böyle bir ortamda, biri Yaka Köyü'nden, diğeri Çeşme Köyü'nden yeni evli iki gelin, kimselere açamadıkları dertlerini günlerce kendi aralarında konuşup dertleşirler. Yaşadıkları bu yörede sağlık adına hiçbir kurum, kuruluş, hatta sağlık memuru bile yoktur. Sağlık memurları ancak 1950'den sonra Köy Enstitüleri'nden mezun olanlar vasıtasıyla bu bölgeye ulaşabiliyordu.

Şimdi gelelim bu iki gelinin hikâyesine. Düğünlerinde gelinliklerini giyen bu iki kadının, günümüz deyişiyle "üroloji" sorunları vardı. O günlerin tabiriyle ise "kadın hastalığı" olarak bilinen bu rahatsızlık, onlara büyük sıkıntı veriyor, çare aramak için yollara düşürüyordu.

Neyse, iki genç kadın bir sabah iki eşek ve bir torba kıtırak ile yola koyulmaya karar verirler. Kıtırak, buraların meşhur gâvur halkası ekmeğinin fırında kurutulmasıyla yapılan bir çeşit peksimettir. Bu yöntem, ekmeğin bozulmadan saklanması için kullanılır. Sabah erkenden eşeklerine binen bu iki gelinin akla ilk gelen, bunca çileli ve en az beş gün sürecek bu yolculukta kocalarının nerede olduğudur. Ne yazık ki yanlarında bir erkek yoktur.

Bu arada belirtelim: Bu yöre insanları Ankara’dakilere hiç benzemez. Buradaki kadınlar eve kapanık değildir. Peki, tüm bunlara rağmen bu iki genç kadının yolculuğu nereyedir? O yıllarda Datça ve Marmaris henüz birer köydür. Onlar uzun uzun düşünüp Muğla'ya gitmeye karar vermişlerdir. Yaka Köyü nere, Muğla nere? Üstelik yol da yoktur. Dahası, hiç gitmedikleri ve tanımadıkları bir yerdir. Demek ki bu rahatsızlık canlarına tak etmiştir.

Küçük bir hatırlatma yapalım: O yıllarda Muğla'ya atanan çok çalışkan bir vali vardır. Vali Recai Gürelli, yeni doğan erkek çocuklara isminin verilecek kadar halkla iç içe olmuştur. En büyük davası, Datça-Marmaris arasındaki 90 kilometrelik yolu kazma-kürek ve imece usulüyle açmak olmuştur. Bunu dile getirmemin nedeni, iki gelinin iki eşek ile Muğla yolculuğunun bu günlere denk geldiğini aktarmaktır.

Ancak bu yolları yıllardır aşındıran eşek, en iyi güzergâhı seçmiştir. Buralarda halkın genel değerlendirmesine göre önce eşek güzergâhı belirler, sonra yol yapanlar gelip o yolları genişletir. Kısacası, yolu açan eşek, yapan ise insandır. Ülkede yolların yapımı böyle olmuştur.

İki Gelin, İki Eşek İle Umut Yolculuğu

Muğla yolculuğuna çıkan gelinlerden                                                                                                                                                                       Zekiye’nin kocası Mustafa Bayırlı

Gelinin adı Zekiye Bayırlı

Biz yine bu iki gelinin yolculuğuna dönelim. Sabah henüz olmadan yola çıkan yolcular, Datça'yı geçerler ve akşama doğru kalacakları yer olan Emecik Köyü'ne ulaşırlar. Köyde İkili Dede adında bir dede vardır. Yaka Köyü o dedeyi iyi tanır. Zaman zaman atına binip Yaka Köyü'ndeki Bostancı Dede'yi ziyarete gelir ve günlerce kalırmış. Her ikisi de çok uzun yıllar savaşlarda kalmış ve sağ salim memleketlerine dönmüşlerdir.

Zaten bu uzun yolculukların konaklama mekânı Dede'nin evidir. İnsanlar yıllarca onun evini bir otel gibi kullanmıştır. İki gelin, sabah erkenden kalkıp İkili Dede ile vedalaşır ve yola koyulurlar. Bu kez hedef, doğrudan Han Belen'dir.

Han Belen, Yarımada'nın Balık Aşıran tarafında, 66 Virajlar'ı geçince ulaşılan yüksekçe bir yere kurulmuş jandarma gözlem noktasıdır. İnsanlar Emecik'ten sonra önce Bağla'yı, sonra Alavara'yı geçer ve Han Belen'e ulaşırlar. Bu arada Alavara'da içme suyu vardır. Sözünü ettiğimiz bu bölgeler, Yarımada'nın Ege Denizi'ne bakan kısmıdır. Sadece üç askerin bulunduğu bu karakol, yine uzun yolculuk yapanların geceyi geçirdikleri yerdir. Askerler bu iki gelini misafir eder.

Sabah erkenden yine yola düşeceklerdir. Şimdi önlerinde Örküz, yani günümüzdeki adıyla Değirmen Yanı vardır. Orada da bir değirmenci onları misafir edecektir. Arpa çuvallarının üzeri onların yataklarıdır. Sabah erkenden kalkacaklar, yine uzun ve meşakkatli bir yolculuk onları beklemektedir.

Yolculukta Marmaris'i doğrudan geçip Akçapınar'dan Gökova Köyü'ne, Yeşilova'nın olduğu Çiçekli Yol'a girerek Ula'ya çıkacaklardır. Ula'ya çıkmadan önce Geçit'in tam ortasında bir baraka yapı vardır. Bu yolculuğun son gecesini orada geçirirler. Gün ağarmadan yola çıkıp soluğu Muğla'da alırlar.

Hedef, Muğla'daki Yağcılar İş Hanı'dır; tüm Datçalıların hayvanlarını bağladığı son duraktır. Orada hayvanlarını bağlayıp hanın üst katında yatacaklardır. Ertesi gün hükümet doktorunun kapısını çalacak ve dertlerini anlatacaklardır. Aslında iki gelinin de mikrobik kökenli rahatsızlıkları vardır. Hükümet doktoru teşhisini koyar ve ilaçlarını yazar.

Bizim iki kafadar gelin, bu kez de dönüşe geçerler. Beş günlük, sürekli engebeli, bazen dağın zirvelerine çıkan (66 Bük) bazen de Akdeniz'in (Çubucak, Ak Tur) ve Ege'nin (Alavara, Hurmalı Bük) sahillerine inen yolculukları başlayacaktır. Bu onlar için sıradan bir hayattır, alt tarafı 200 kilometrelik bir yol. Yol üzerinde otel, motel o yıllarda yoktur. Böyle bir konaklama tesisinin olması zaten mümkün değildir. Üstelik o yıllarda dağlarda yaban hayatı da oldukça yaygındır.

Sonra ne olduğunu soruyorsunuzdur elbette. Onların çocukları olmuş, o çocukların yeni yuvaları kurulmuş, hayat kendi seyrinde akıp gitmiş ve bugünlere gelinmiştir. Geriye de böyle bir anı kalmıştır. Bize düşen de bu, güzellikler ve meşakkatlerle dolu anıyı sizlere aktarmaktır.

Yazar hasan doğan

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış