12 Eylül’ün 46. Yılında Datça’da “Faşizme Karşı Direniş” Söyleşisi

Datça Demokrasi Platformu, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 46. yılında Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde “Faşizme Karşı Direniş” başlıklı bir söyleşi düzenledi. Çok sayıda Datçalının katıldığı etkinlikte, 12 Eylül süreci, darbenin toplumsal ve siyasal etkileri ile faşizme karşı mücadele deneyimleri ele alındı.

12 Eylül’ün 46. Yılında Datça’da “Faşizme Karşı Direniş” Söyleşisi

12 Eylül’ün 46. Yılında Datça’da “Faşizme Karşı Direniş” Söyleşisi

Datça Demokrasi Platformu, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 46. yılında Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde “Faşizme Karşı Direniş” başlıklı bir söyleşi düzenledi. Çok sayıda Datçalının katıldığı etkinlikte, 12 Eylül süreci, darbenin toplumsal ve siyasal etkileri ile faşizme karşı mücadele deneyimleri ele alındı.

Datça Demokrasi Platformu tarafından düzenlenen etkinlik, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren devrimciler anısına yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başladı.

Etkinlikte platform adına konuşan Filiz Aydeniz, 12 Eylül darbesinin üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen darbenin yarattığı siyasal ve hukuki mirasın sürdüğünü söyledi.

Aydeniz, yaptığı açıklamada, “Bir sabahın soğuk şafağında, emekçi halkların üzerine çöken o ağır sessizlik hâlâ kulaklarımızda. Kırk altı yıl geçmiş olsa da, o günün gölgesi hâlâ üzerimizde. Çünkü o gölge yalnızca bir tarihin sayfası değil; üzerine kurulan her iktidarın temel taşı, her yeni hükümetin sessizce devraldığı bir miras” ifadelerini kullandı.

“Darbenin hukuku, anayasası ve zihniyeti hâlâ ayakta”

12 Eylül döneminin mirasının günümüzde de sürdüğünü belirten Aydeniz, açıklamasını şöyle sürdürdü:

“Bugün iktidarda olanlar da o mirasın üzerinde yürüyor. Darbenin hukuku, darbenin anayasası, darbenin zihniyeti… Hepsi hâlâ ayakta.”

12 Eylül’ün 46. Yılında Datça’da “Faşizme Karşı Direniş” Söyleşisi

12 Eylül’ün Tanıkları Yaşadıklarını Anlattı

Etkinliğin söyleşi bölümünde gazeteci-yazar Faruk Eren, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin önemli dönemeçlerinden biri olan 12 Eylül sürecini ve dönemin tanıklıklarını anlattı.

12 Eylül döneminin hem tanığı hem de sanığı olan Eren, konuşmasında darbe sonrasında yaşanan baskı ortamına, toplumsal ve siyasal muhalefete yönelik uygulamalara ve faşizme karşı yürütülen mücadele deneyimlerine değindi.

Söyleşinin moderatörlüğünü ise 12 Eylül sonrasında Öğrenci Dernekleri ile Tutuklu Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TAYAD) saflarında mücadele eden, 12 Eylül zindanlarında mahpus düşen Turan Dolu üstlendi.

Etkinlikte, 12 Eylül’ün toplumsal hafızadaki yeri, darbe döneminde yaşananlar ve geçmişten günümüze uzanan demokrasi mücadelesi üzerine değerlendirmeler yapıldı.

Datça Demokrasi Platformu’nun düzenlediği buluşma, 12 Eylül’ün unutulmaması ve darbe döneminin tanıklıklarının gelecek kuşaklara aktarılması çağrısıyla sona erdi.

Platformun yazılı açıklamasının tam metni:

Bugün 12 Eylül Faşizmine Karşı Direnişin Hikayelerinden söz edeceğiz.
Bir sabahın soğuk şafağında, emekçi halkların üzerine çöken o ağır sessizlik hâlâ kulaklarımızda. Kırk altı yıl geçmiş olsa da, o günün gölgesi hâlâ üzerimizde. Çünkü o gölge yalnızca bir tarihin sayfası değil; üzerine kurulan her iktidarın temel taşı, her yeni hükümetin sessizce devraldığı bir miras. Bugün iktidarda olanlar da o mirasın üzerinde yürüyor. Darbenin hukuku, darbenin anayasası, darbenin zihniyeti… Hepsi hâlâ ayakta.
O sabahın ardından gelen günlerde ülkenin her köşesinde aynı korku solundu. On yedi yaşındaki bir çocuğun idamı, işkence odalarında sönen genç bedenler, sürgün yollarına düşen aileler, kapatılan sendikalar, susturulan gazeteler, dağıtılan dernekler… Bir avuç sermayenin örgütleri, başta TÜSİAD olmak üzere, o karanlık atmosferde kendi düzenlerini daha da sağlamlaştırırken, halkın en temel hakları birer birer ellerinden alındı. Devlet, kendi yurttaşlarına karşı bir terör aygıtına dönüştü. Ve bu aygıt, yalnızca o günleri değil, sonraki on yılları da biçimlendirdi.
Ama o karanlığın içinde, insan onurunun teslim alınamayacağını haykıranlar da vardı.
Cezaevlerinin soğuk duvarları arasında, tek tip elbise dayatmasına, işkenceye, yalnızlığa karşı duran tutuklular; açlık grevleriyle, ölüm oruçlarıyla, kendi bedenlerini son siper yapanlarla direnişin en çıplak, en acımasız yüzünü yazdılar. O direniş, edebiyatın ve sanatın da besleneceği kadar derin bir iz bıraktı. Çünkü acı, bazen kelimelerden daha güçlü bir dil yaratır.
Üniversitelerde de aynı direnç filizlendi. Gençler, YÖK’ün kayyum gibi dayatıldığı kampüslerde dernekler kurdular. Açlık grevleri, boykotlar, rektörlük işgalleri, yürüyüşler… Okulların koridorlarında, dersliklerde, avlularda yükselen sesler, tarihin karanlık sayfalarına ışık düşüren birer meşale oldu. Onlar biliyordu ki üniversite, özgür düşüncenin son kalesiydi ve o kaleyi teslim etmeyeceklerdi.
Aydınlar ve sanatçılar da susmadı. Darbenin hemen ardından çıkan dergiler, yayınlar, o yılların en cüretkâr eylemlerinden biri olan Aydınlar Dilekçesi’ne zemin hazırladı. Kelimeler, sansürün gölgesinde bile direnişin dili olmayı sürdürdü. Tutuklu aileleri ise TAYAD çatısı altında bir araya geldi. Bir annenin, bir babanın, bir eşin, bir kardeşin sesi, cezaevi duvarlarını aşacak kadar güçlendi. Onlar, unutturulmaya çalışılanları hatırlatan, unutulmaya izin vermeyen birer canlı bellek oldular.
Darbeci iktidarın İnsan hakları alanındaki fütursuz uygulamaları karşısında, aydın sanatçı, hukukçu, tutuklu yakını bir gurup, demokratik barikat kurmak için İnsan Hakları Derneği (İHD) kurdu. İHD Kuruluşundan bugüne kesintisiz bir direniş odağı olmayı sürdürmektedir.
İşçilerin direnişi ise bambaşka bir boyuttu. Bağımsız Otomobil-İş’in üyeleri, yemekhanelerde başlattıkları 1 Mayıs eylemleriyle, kitlesel pikniklerle ve nihayet NETAŞ greviyle, sermayenin ve darbeci düzenin karşısına dikildi. O grev, yalnızca bir fabrikanın değil, bütün bir halkın onur mücadelesinin simgesi haline geldi.
İşte bu yüzden 12 Eylül yalnızca katillerin, işkencecilerin, emir komuta zincirinin hikâyesi değildir.
O aynı zamanda, mahzun halkın, susmayanların, bedenini ve ruhunu direnişe adayanların hikâyesidir.
Kırk altı yıl sonra bile o hikâye bitmedi. Çünkü o hikâye, hâlâ yürüyenlerin ayak izlerinde, hâlâ yazılan her satırda, hâlâ söylenen her şarkıda, hâlâ tutulan her yas ve tutulan her umutta yaşıyor.
Karanlık sayfalar kapanmadı belki.
Ama o sayfaların arasında, ışık tutan eller de hiç eksik olmadı.
Ve o eller, bugün de hâlâ yazmaya, yürümeye, hatırlamaya devam ediyor.
Datça Demokrasi Platformu

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış