12 Eylül’ün Sınıfsal Muhasebesi
Bedel Ödeyenle Bedelden Beslenen Arasında
Resmi tarihin bize “istikrar” diye pazarladığı 12 Eylül 1980, aslında sınıflar arası dengenin sermaye lehine yeniden ve zorla kurulduğu andır. 24 Ocak kararlarının kâğıt üzerinde kalan reçetesini ülkeye dayatmak için öncelikle ülkenin örgütlü emeğini, örgütlü hafızasını, örgütlü umudunu kırmak gerekiyordu. Sadece sendikaların kapılarına kilit vurulup grevlerin yasaklanmasıyla kalınmadı; tüm siyasi partilerin, on binlerce derneğin, kooperatiflerin, meslek odalarının ve gençlik örgütlerinin üzerinden de bir buldozer gibi geçildi. Toplumun itiraz üretebilecek tüm kılcal damarlarının bir gecede kesilip atılması, tam da bu serbest piyasa diktatörlüğüne dikensiz bir gül bahçesi yaratmak içindi. Darağaçları, işkence haneler ve hücreler bu kırılmanın araçları oldu. Onun için 12 Eylül’ü yalnızca bir 'insan hakları ihlalleri' manzumesi olarak anmak, meselenin en can alıcı yeri olan sermayenin yeniden tahkimini görünmez kılar.
İşkencede kaybolan ya da sakat kalan bedenler, darağaçlarında sallanan gençler, hücrelerde hapsedilenler, açlığa ve sürgüne mahkûm edilenler; bu topraklarda eşitlik ve özgürlük düşü kurmanın bedelinin ne demek olduğunu bugüne hatırlatırken, aslında bize sermayenin düzenini kurarken kimlerin ezildiğini de anlatırlar. Ama bu ezilme tek seferlik bir olay olmayıp, 1980’den bu güne süren bir ayrışmanın başlangıcıdır. Meselenin özü; o gün kimin nerede ve nasıl durduğu değil, o günden bu güne kimin ne hale geldiğidir.
Sessizliğin Onuru: Bedel Ödeyenlerin Sınıfsal Duruşu
Dikkatle değerlendirildiğinde görülür ki, o gün de bu gün de gerçek anlamda bedel ödeyenlerin çoğu gösterişten, lümpenlikten, popülist nutuklardan uzak, vakur bir tutum içinde kalmışlardır. Bu sükûnet edilgenlik anlamına gelmediği gibi; aksine, acısını metalaştırmayı reddedenin, kendi iradesiyle girdiği bu yolda ödediği bu bedeli bir kariyer basamağı olarak kullanmayanın onurlu duruşudur. Onların anısı hamasete değil onura dayanır. Çünkü onlar bedeli bir defa ödemiş ve bir daha o bedel üzerinden hesap açmamışlardır. Düşlerini toprağa gömülmüş bedenlerinde bile koruyanların, onurlarını kaybetmeden yaşayanların mirası, bugün bize düzenin makyajlı yüzünü hamasetle değil, hakikatin soğuk berraklığıyla teşhir etme sorumluluğunu bırakır. Ancak bu sükûnet, ona karşı duran bir başka tutumu daha görünür kılar. Bedeli sessizce taşıyanın yanında, aynı bedeli yüksek sesle pazarlayan da vardır. Ve aralarındaki fark, tesadüfi bir karakter meselesi değil, ikisinin de düzenle kurduğu ilişkinin bir sonucudur.
Düzenle Uzlaşanların Serencamı: Acının Sermayeye ve Otoriteye Dönüştürülmesi
Sessizliğin karşısına, aynı tarihin içinden çıkmasına rağmen darbenin baskısından kaçıp ya da fırsat kollayıp düzen siyasetine eklemlenen başka bir tip yerleşir. Bunlar, kimi zaman yerel yönetimlerin karar mekanizmalarında ağırlık kazanıp kentin ekolojik müştereklerini imar rantına açan kararlara hiç utanmadan el kaldırırlar; kimi zaman da ticaret odalarının "yılın iş insanı" plaketini gururla duvarlarına asarlar.
Kimi zaman ise ülke dışından; sokağın, taşranın ve emekçilerin bugünkü ağır koşullarından tamamen kopuk bir "ben" dayatmasıyla memlekete üst perdeden politik reçeteler yazarlar. Ülkeye dair tespitlerinde emperyalizme ve Ortadoğu'daki kanlı denkleme dair tek bir yapısal analiz yapmamayı tercih eden bu anlayış; kendi tarihsel duruşunu inkâr ederek kitlelere düpedüz sınıf uzlaşmacılığını ve düzenin restorasyonuna yedeklenmeyi önerebilmektedir. Bu isimler, bugün hâlâ kendilerini "mağduriyetin temsilcisi" gibi sunarak konuşurlar.
Bugün yerel sermaye gruplarının sponsorluğundaki anma gecelerinde ya da ticaret odalarının "Demokrasi ve İş Dünyası" başlıklı yemekli toplantılarında 68 kuşağının veya 12 Eylül mağduriyetinin mirasçısı diye alkışlananların bir kısmı, tam da bu ikinci kategoridedir. Bunlar mağduriyeti bir kez yaşamış, ama o mağduriyeti bugünün siyasi pazarlığında ömür boyu geçerli bir tahsilat senedine çevirmişlerdir.
Bu dönüşümün somut yüzü, panellerde "geçmişle yüzleşme" üzerine konuşan ama adresi önceden belli mal alım dosyalarıyla taşeron ihalelerinde imzası bulunan, yandaş kanallarda "ölçülü muhalefet" öğütleyen ama belediye meclisi sıralarında düzenin oyununu oynayan, iş dünyası dergilerinin sayfalarında "kuşağın onurlu sesi" diye işlenen isimlerdir. Mesele, onların yıllar önce ne çektiği değil, bugün hangi masada oturduğudur. Ne var ki geçmişte çekilen zulüm, gençlik yıllarında ödenen bedel, bugünkü ikiyüzlülüğü örtmeye yetmez. Çünkü mesele insanın dün ne yaşadığı değil, bugün üretim ve iktidar ilişkilerinin hangi tarafında durduğudur. Bir kişi 12 Eylül'de direnişin destanını yazmış bile olsa, bugün ihanet içerisinde ise hiçbir şeydir. Sadece bunu pazarlayan bir politik nebbaştır.
Kimileri gençlere ahkâm keserken, 12 Eylül karşıtlığını bir tür politik sermaye gibi kullanıp bugünkü tutumlarını meşrulaştırmaya çalışır; oysa darbenin kurduğu düzen yalnız generallerin elinde kalmamış, onların açtığı yollardan yürüyenlerin, düzenle uyumlu bir muhalefet üretenlerin elinde de bugüne taşınmıştır. Bu taşıma işi, tek başına bireysel bir ihanet değildir; her yıl tekrarlanan bir törenin içinde meşrulaştığı için sürekli kılınabilmektedir.
Anma Ritüelinin İdeolojik İşlevi: Öfkenin Meşru Kanala Boşaltılması
Sermayeye dönüşen mağduriyetin nakde çevrildiği yer de burasıdır. Her yıl meydanlarda, salonlarda, kürsülerde darbeyi lanetleyen konuşmalar yapılır; herkes 12 Eylül karanlığının bugünkü iktidar eliyle sürdürüldüğünü anlatır, örnekler sıralanır, kimi ağlar kimi öfkelenir. Tören bitip herkes evine döndüğünde ise hiçbir yapısal ilişki sarsılmamıştır. Bu ritüelin kendisi, düzenin kendini yeniden üretmesinin bir aracına dönüşmüştür. Bu hal, öfkeyi bir günlüğüne boşaltıp geri kalan üç yüz altmış dört günü sistemin olağan işleyişine bırakan bir supap işlevi görür. Halkın iradesini seçimden seçime sandığa hapsetmeye çalışan, geçmişin hatırasını bugünün iktidar hesaplarına gömen politik nebbaşlar, bu ritüelin en sadık taşıyıcılarıdır. Çünkü anma, hesaplaşmaya dönüşmediği sürece, darbenin kurduğu düzenin en rahat edeceği tören biçimidir.
Çoğu zaman bu nebbaşlık görevini üstlenenler, bir önceki bölümde tarif edilen o "kuşak temsilcisi" kadrodur. İçerisinde bulundukları düzen partilerinin kürsülerinden 12 Eylül'ü lanetleyip ertesi sabah ihale komisyonunda imza atan, aynı eldir. Sükûnet ile sükûnetin sömürülmesi arasındaki farkı görmeyen her anma, farkında olmadan bu ikinci grubun değirmenine su taşır.
Hesaplaşmanın Şartı
12 Eylül'ü gerçekten lanetlemek, yalnızca Kenan Evren'i, işkencecileri, sıkıyönetimi işaret etmekle olmaz; bugün hâlâ aynı düzenle barışık yaşayanları, darbenin açtığı yoldan mevki devşirenleri de teşhir etmeyi gerektirir. Ama teşhir de tek başına yetmez; asıl mesele, hangi kürsüden konuşulursa konuşulsun, bedeli ödemenin bir daha geri alınamayacak sermaye değil, bir daha tekrarlanmayacak bir taahhüt olduğunu hatırlatmaktır. Gerçek hesaplaşma, geçmişe methiye düzmekle değil, bugün kimin hangi masada, kimin adına oturduğunu sorgulamakla başlar.
Bu sorgulama, mağduriyeti bir siyasi kariyer sermayesine çeviren her konumu (ister belediye şirketinin yönetim kurulu koltuğunda, ister holding sponsorluğundaki bir anma kürsüsünde olsun) aynı ölçüyle tartmadıkça eksik kalır. Bilinmelidir ki bu sorgulama, her 12 Eylül'de yeniden ve daha keskin yapılmadıkça, anma törenleri düzenin en huzurlu günü olmaya devam edecektir.
12 Eylül'ün mirasıyla asıl hesaplaşma, geçmişin yasına sığınarak bugünün suçlarına ortak olmakla değil; bugünün sömürü ve talan düzenine karşı, emeğin ekseninde tavizsiz bir kavga hattı kurmakla mümkündür.
Yorumlar (0)