68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!

68 Ayaklanması bütün dünyada paradigma değişikliğine yol açtı. Doğa, kadın, toplumsal cinsiyet, ulusal azınlıklar gibi o güne kadar üzeri örtülen, ötelenen bütün konular yeniden gündeme girdi. Türkiye’de ayrıca bir şey daha oldu: O güne kadar temel amacı devleti kurtarmak olan aydınların odağı halkı kurtarmak olarak değişti.

68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!

1968 yılı dünya tarihinde bir dönüm noktasıydı, o yıl bütün dünya öğrenci, işçi ve halk hareketleriyle sarsıldı. Sarsıntı o kadar büyüktü ki, o yıl tarihte özel bir yer aldı, geçen zaman içinde yılın adı kısaltıldı, yalnızca 68 olarak anılmaya başlandı. O görkemli yıl nasıl başladı, onu istisnai yapan neydi?

Bu sorulara olayların tarihine bakarak bir hüküm vermeye çalışırsak, Kuzey Vietnam güçlerinin Güney Vietnam ve ABD güçlerine karşı topyekun bir saldırı başlattığı 30 Ocak 1968 tarihini başlangıç olarak alabiliriz (Tet Saldırısı). Bu saldırı ABD ve Avrupa ülkelerinde Vietnam Savaşı’na karşı öğrencilerin sürdürmekte olduğu protestoların parlamasına yol açtı. Bu Mayıs ayına gelindiğinde Fransa ve Almanya’dan başlayarak doğu-batı, kuzey-güney demeden birçok ülkede ayaklanmaya dönüştü; ancak bu ayaklanma, birkaç ay sonra parladığı hızla sona erdi. Bu ayaklanmanın artçı sarsıntılar ise ülkeden ülkeye değişerek günümüze kadar sürdü.

68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!

1.Fotoğraf: 13 Nisan 1968, Amsterdam.
2.Fotoğraf: 1968 Berlin. 
3. Fotoğraf: Mayıs 1968 Toulouse. Pankarta yazanlar: Seçimler=Burjuvazi. Kaynak: Wikipedia.

68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!

1968 Prag. 

68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!

1968 Meksika

Konjonktüre (Türkçe Sözlük’e göre: Geçerli durum) bakarak bir hüküm vermeye çalışırsak, II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılı 1968’in başlangıç noktasıdır. Savaşın sonunda erkeklerin eve dönmesi bütün dünyada bir bebek patlamasına yol açmıştı; yıkılmış ülkeler ise iş gücü açlığındaydı. Bu bebeklerin büyüdüğü 1945-1970 arası dönem, Eric Hobsbawm’ın saptamasıyla kapitalizmin altın çağıydı; öyle ki bu çeyrek asırdaki üretim insanlık tarihinde o güne kadar yapılan bütün üretimden fazlaydı ve bu üretim bütün dünyada refahın artmasına yol açıyordu. ABD Birleşmiş Milletler sistemi devletleri kontrol ederken, IMF ve Dünya Bankası dünya ekonomisinin sorunsuz işlemesini sağlıyor; bu arada sömürgeler birer birer bağımsızlığına kavuşuyordu. Gerçi dünyanın iki kutuplu görünümü ve bu kutuplar arasında sürmekte olan Soğuk Savaş manzaraya tatsızlık katıyordu, ama bu her iki bölgedeki insanların umudunu kırmaya yetmiyordu (yeter ki bulunduğunuz bölgede karşı tarafı desteklemesinler!). Yönetim ve finansın merkez ülkelerde olduğu, üretimin ise bütün dünyaya yayıldığı sermaye birikim tarzı bütün dünyada sanayi işçilerinin sayısını ve etkisini arttırıyor; sosyal politika uygulamaları bu sınıfın artan üretimden pay almasına yol açıyordu. Sayıca ve nitelikçe güçlenen işçi sınıfı siyasal hayata da ağırlığını koyuyor, bu da liberal demokrasiyi güçlendiriyordu.

Yapıların tarihine bakarsak, illa bir başlangıç noktası seçmek gerekirse, 1789’a kadar gitmek gerekir. Fransız Devrimi modern ideolojileri kaynaklık etmişti; ancak başarısız olan 1848 Devrimi bu ideolojilerin hem netleşmesine hem de aynı eksende birleşmesine yol açtı: 1. Değişim kaçınılmazdı; 2. Bu değişim (mezhebinize göre) millet ya da halk egemenliği yönündeydi; 3. Devlet değişimin içerik ve hızını kontrol etmenin temel aracıydı. Muhafazakarlar, bu noktada sınırlı ve yavaş bir değişim derken, Radikaller (rengine göre artan oranda) sınırsız ve hızlı bir değişim istiyordu. Bu noktada Fransız Devrimi’nin itici gücü olan Liberaller, sessizce siyaset sahnesinden üniversitelere ve uzmanlık kuruluşlarına çekilerek değişimin sınırı ve hızı için “akla uygun ve bilimsel” temelleri saptamaya, Muhafazakarlar ve Radikaller için yol göstermeye başladılar. 1914-1945’te arasında yaşanan büyük karmaşanın ardından, doğru politikaları uygularlarsa, bütün ülkelerin kalkınacağı ve (söyleyenin meşrebine göre) bir gün gelişmiş ya da modern ya da kapitalist ya da sosyalist olacağı anlayışı hemen her yerde egemen oldu.

Daha 1945’te, Orta ve Doğu Avrupa’da komünist partiler Yalta Anlaşması uyarınca ve Sovyetler Birliği’nin desteğiyle devleti ele geçirmişlerdi. Bunu 1949’da Çin Komünist Partisi’nin Çin’de iktidarı ele geçirmesi izledi. Öyle ki 1968’e gelindiğinde dünyanın yaklaşık üçte birini komünist partileri yönetiyordu ve bu partiler çoğu yerde içten içe çürüyordu. Sömürgelerde de durum benzerdi: Bazen uzun ve kanlı kurtuluş savaşları, bazen de nispeten yavaş ve yumuşak geçişlerle birkaç istisna dışında sömürgelerin çoğu bağımsızlığına, ulusal kurtuluş hareketleri de kendi devletlerine kavuşmuş, hatta kısa sürede çoğu yozlaşmıştı. Gelişmiş ülkeler olarak adlandırılan merkez ülkelerde ise sosyal demokrat, işçi partisi ya da sosyalist parti adını partiler uzun sürelerle iktidara geliyor ve devlet aygıtını kullanıyordu. Hemen her yerde Radikaller devleti ele geçirmeyi başarmış, ancak bütün gayretlerine rağmen vaat ettikleri eşitlik ve özgürlüğü sağlayamamışlardı.

***

1968 yılına gelindiğinde, görünüşte sömürgecilik tasfiye edilirken tek tek ülkelerde cinsiyetçilik ve ırkçılık hala egemendi; bütün ülkelerde ulusal azınlıklara ile savaş(lar) sırasında ürettim başta olmak üzere hayatın her alanında aktif olan kadınlara biraz daha sabır tavsiye ediliyor ve zamanı gelince bütün sorunların çözüleceği söyleniyordu.1968 yılına gelindiğinde, savaşın ardından doğan bebekler artık birer gençti; ancak meritokrasinin (liyakat sistemi) aracı olarak gösterilen eğitim kurumları bir hapishane ve oralarda aktarılan liberal değerler ise büyük bir yalan olarak görünüyordu.

Bir de çıban başları vardı: Sömürgelerini terk etmek konusunda isteksiz olan Fransa, Cezayir’den zorla vazgeçmiş, Vietnam’daki pozisyonunu ABD’ye devretmişti. ABD de her yıl asker sayısını arttırarak desteklediği rejimi korumaya girişmişti. Öyle ki, 1968’e gelindiğinde bir milyonu aşkın ABD genci Vietnam’da savaşıyor, gelen cenaze sayısı arttıkça savaşa karşı tepkiler de artıyordu. ABD üniversiteleri adeta savaş karşıtı birer üsse dönüşmüştü. Gene ABD’deki ırkçılık karşıtı girişimler önce Kennedy, ardından da Martin Luther King’in öldürülmesiyle boyut değiştirmiş ve Kara Panterler gibi silahlı mücadeleyi savunan örgütler ortaya çıkmıştı.

68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!

Kara Panterler ve Boby Seale

68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!1968 Meksika Olimpiyatları. Kaynak Wikipedia 

Latin Amerika ise bambaşka bir serüvenin içindeydi: 20 yıl içinde ABD’yi yakalayacağı söylenen Brezilya başta olmak üzere Güney Amerika ülkeleri sanayileşmelerine rağmen kendilerini birer yeni sömürge olarak görüyorlardı. Küba’da iktidarı ele geçirdikten sonra ülkeden ayrılarak Afrika ve Güney Amerika’da mücadelesini sürdüren Che Guevara 1967 sonlarında Bolivya’da katledilince adeta dünya devriminin simgesine dönüşmüştü.

Filistin de kanayan bir yara olmayı sürdürüyordu. El Fetih olarak bilinen Filistin Kurtuluş Örgütü, 21 Mart 1968’de işgalci İsrail ordusuna karşı Yaser Arafat liderliğinde direnerek Arapların her zaman kaçtığı yolundaki yaygın kanıyı yıkmıştı. Ardından Filistinli örgütlerin gerillalarının eylemleri yaygınlaştı, gerek Araplardan gerekse dünyanın dört bir yanından örgüte katılımlar oldu.

***

68 Ayaklanması işte bu koşullarda başladı, hızla dünyanın bütün ülkelerine yayıldı ve ardında büyük bir miras bırakarak başladığı hızla sona erdi. 68, Immanuel Wallerstein’in saptamasıyla, tıpkı 1848 gibi yenilen ama tarihin gidişatını değiştiren bir Dünya Devrimi idi. 1848’de, Radikaller, yenilginin ardından sendikalar ve partiler gibi kalıcı bürokratik örgütler kurmaları gerektiklerini anladılar. 1871 Paris Komünü yenilgisi bu bakışı daha da derinleştirdi; önce devleti ele geçirip sonra dünyayı değiştirmeyi öngören iki aşamalı stratejiyi netleştirdi. O tarihten sonra da bütün tartışma devletin nasıl ele geçirileceğine odaklandı. 68 ise özünde liberal olan bu stratejiyi reddederek doğa, toplumsal cinsiyet ve ulusal azınlık temelli mücadele alanlarının önünü açtı. Sorunların çözümünü iktidarın ele geçirilmesine, devrim ertesine, bağımsızlık sonrasına bırakmak yerine bugünden çözmeye odaklanan yeni mücadele yöntemlerinin devreye girmesini sağladı.

68’in Mirası: Gerçekçi Ol, İmkansızı İste!

Türkiye’ye gelince, 68 Türkiye aydının temel paradigmasını değiştirdi. O güne kadar aydınlar arasındaki temel paradigmayı “bu devlet nasıl kurtulur” sorusu belirliyordu. 68’de öne çıkan devrimci gençlik önderleri, daha öğrenci hareketinin yenilmesinin ardından kurdukları örgütlere verdikleri adlarla (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) “halk nasıl kurtulur” sorusuna yanıt aramaya girişerek yeni bir paradigmanın temellerini attılar. Bu yeni paradigma, devleti kurtarmak yerine halkı kurtarmak için devleti yıkmayı amaçlıyordu ve 68 kuşağı devrimcileri arasındaki asıl tartışma bunun yöntemine ilişkindi. Verdikleri yanıtlarının farklılıklarına rağmen, bu devrimciler, aralarındaki farklar yerine ortak noktaları da öne çıkarmayı biliyorlardı ve bunun için ölüme göze almışlardı.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir