Koçero Yaratılmış Halk Kahramanı
Her toplumun, tarihin derinliklerinde yarattığı bir kahraman vardır. O kahraman, zenginlerin sofrasından artanı değil, zorla alınmış hakkı yoksula ulaştıran; güçlülerin kılıcına karşı zayıfın sesini yükselten bir simgedir. Adaletin somutlaşmış halidir. Batı’da bu figür Robin Hood’dur; Sherwood Ormanı’nda okunu geren, Norman lordlarının zulmüne karşı Sakson köylülerin umudu olan yeşil elbiseli haydut. Aynı özlem, dünyanın başka coğrafyalarında da filizlenir. Türkmen âşıklarında Köroğlu, Latin Amerika’da Pancho Villa, Arap çöllerinde Ebu Zaat olur. Hepsi aynı hikâyeyi anlatır: Güçlüye karşı durmak, ezilene el uzatmak.
Kürt halkının belleğinde bu rolü Koçero üstlenir. Dağların, vadilerin, yaylaların efsanevi yiğidi. Fakir fukaranın koruyucusu, beylerin ve ağaların korkulu rüyası. Koçero, sadece bir eşkıya değildir; o, adaletsizliğin kol gezdiği bir coğrafyada halkın vicdanını temsil eder. Zengin kervanlardan, zalim toprak sahiplerinden aldığı malı, dul kadınlara, yetim çocuklara, yoksul köylülere dağıtır. Silahı, güçlülerin adaletsizliğine karşı bir cevap, atı ise özgürlüğün ta kendisidir.
Koçero’nun hikâyesi, ateş başlarında, uzun kış gecelerinde anlatılır. Bir yandan korku salan bir haydut, diğer yandan merhametli bir baba gibidir. Haksız yere vergi toplayan memura, köylünün tarlasını elinden alan ağaya karşı çıkar. Dağlarda saklanan, ama her zaman halkın içinde yaşayan biridir. Onun varlığı, “Bir gün adalet gelecek” umudunu canlı tutar. Robin Hood nasıl Nottingham Şerifi’ne karşıysa, Koçero da kendi zamanının güçlülerine karşı aynı duruşu sergiler.
Bu efsaneler, toplumların adalet arzusunun en saf halidir. Kanunların yetersiz kaldığı, zenginlerin hukuku kendi lehlerine büktüğü zamanlarda halk, kendi kahramanını yaratır. Koçero da böyledir. O, sadece bir isim değil; ezilenlerin onuru, yoksulların umudu, dağların özgür rüzgârıdır. Bugün hâlâ söylenen türkülerde, anlatılan menkıbelerde yaşamaya devam eder. Çünkü adalet özlemi bitmedikçe, Koçero’lar da bitmez.
Koçero… Bir efsane, bir isyan, bir yürek yangını.
1933’te, Siirt’in Beşiri ilçesine bağlı Eluh köyünde (bugünkü Batman) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet İhsan Kilit’ti. Alikan aşiretinin Beşiri kolundan geliyordu. Ama o, sadece bir isimden çok daha fazlası oldu; ezilenlerin umudu, zalimlerin kâbusu haline geldi.
1953 yılında Diyarbakır Silvan’da bir ağanın yanında rençberlik yapıyordu. Genç bir adamdı, evliydi ve kucağında küçük bir çocuğu vardı. Hayat onun için ağırdı ama onurluydu. Ta ki bir gün ağanın oğlunun kendi eşine sarkıntılık ettiğini duyana kadar… O anda kanı kaynadı. Eşini ve yavrusunu kollarına alıp Rojava’ya, Suriye’ye götürdü. Onları güvene bıraktıktan sonra tek başına geri döndü. Ağanın oğlunu öldürüp cesedini Silvan çarşısına bıraktı. Sonra Beşiri’ye gidip, halkı tefecilikle ezen, yoksulların kanını emen bir zalimi daha temizledi. İşte o gün Koçero doğdu. Eşkıyalığı değil, adaleti arayışı başladı.
On iki yıl boyunca dağlarda, kayalarda, ormanlarda kaçak yaşadı. Ama o, halkın gözünde asla zalim bir eşkıya olmadı. Fakir fukaraya el kaldırmadı, onların gözyaşını görmeye dayanamadı. Tam tersine, “Bana zulümden haber verin” diye köy köy dolaştı. Gittiği her yerde yürekleri ısıttı, umut dağıttı.
Zenginden, ağadan, haksız kazanç elde edenlerden aldı; fakire, yetime, dertliye verdi. İran’dan, Irak’tan kaçak yollarla mal getirip sattı, kazancını yoksul köylülere paylaştırdı. Batman ve Garzan’daki petrol kamplarına baskınlar düzenledi. Oradan aldığı paraları, sırtında köylere taşıdı. Elleri nasırlı, gözleri umut dolu insanlara dağıttı.
O, tek başına bir orduya karşı savaştı. Yüzlerce kez jandarma etrafını sardı, çatışmalar günlerce sürdü. Devlet seferber oldu ama Koçero’yu yakalayamadı. Çünkü o, sadece bir adam değildi; o, ezilen bir halkın haykırışıydı. 1960’lı yıllarda Türkiye’nin gündemiydi. Gazeteler “Koçero yine vurdu” manşetleriyle çıkıyordu. Zenginin korkusu, fakirin duaları hep onunlaydı.
Ama her destan gibi onun hikâyesi de hüzünle bitti.

3 Temmuz 1964…
Siirt Baykan’a bağlı Çelikli köyündeki petrol kampına son baskınını düzenledi. Sabaha kadar jandarmayla göğüs göğüse çarpıştı. Şafak sökerken, Atabağı köyü yakınlarındaki Şeyh İbrahim Tepesi’nde cansız bedeni bulundu. Henüz 31 yaşındaydı.
Gözlerini kapattığında, ardında binlerce gözyaşı, binlerce dua ve hiç sönmeyecek bir ateş bıraktı.
Koçero, haksızlığın karşısında dimdik duran bir yiğitti. Zulme boyun eğmeyen, adalet için canını ortaya koyan bir kahramandı. Yılmaz Güney onu filme aldı, Ahmet Kaya ve Selda Bağcan şarkılarla yaktı yürekleri. Dengbêjler hâlâ onun için stranlar söylüyor; çünkü Koçero bir insan değil, bir efsaneydi.
O, bir başkaldırıydı.
O, ezilenlerin umuduydu.
Ve hâlâ, o dağlarda, o tepelerde, o yüreklerde yaşamaya devam ediyor…
Yorumlar (0)