Barikat Belediyeciliği

Çünkü üçüncü bir yol, "tarafsız hizmet sunumu," yoktur. Yerel yönetim ya sermayenin idari aygıtı olarak işler ya da halkın barikatı olarak.

Barikat Belediyeciliği

 Sermayenin İdari Aygıtından Halkın Mevzisine

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 27. maddesi, hukuk diliyle bir istisna olarak yazılmıştır. Yürütmenin belirleyeceği "özel durumlar" söz konusu olduğunda, normal kamulaştırma sürecini (bedel tespiti, itiraz, dava) beklemeden mülke doğrudan el konulabilir. Bugün Türkiye'de bu madde bir istisna değil, sermaye sahiplerinin iktidarın eliyle kullandığı bir kaldıraçtır. Maden ruhsatı genişletilecek, HES ya da RES kurulacak, turizm yatırımı geçecekse, önce "acele kamulaştırma" kararı çıkar, sonra köylü mahkemeye gider. Ama mahkemeye gittiğinde bedel tartışılır, mülkiyet tartışılır, toprak artık elinde değildir. Acele kamulaştırmanın gerçek işlevi budur. Hukuki itirazı, gerçekleşmeden önce değil, gerçekleştikten sonra mümkün kılmak. Yani itiraz hakkını biçimsel olarak korurken, fiilen anlamsızlaştırmak.

"Elimizden Bir Şey Gelmez": Çaresizlik Değil, Bir Seçim

Milas'taki Akbelen örneği bu mekanizmanın ders kitabı vakasıdır. Bir ormanlık alan, "özel durum" gerekçesiyle bir gecede maden sahasına dönüşebiliyorsa, burada çalışan hukuk değil, hukukun kılığına girmiş bir idari saldırıdır.

Bu tek seferlik bir vaka ya da sadece bir bölgeye özgü yerel bir kriz değildir. Akbelen'e saplanıp kalmak meselenin gerçek boyutunu küçültür. Kazdağları'nda siyanürlü altın uğruna ekosistemin yok edilmesi, Cerattepe'de bir kentin tepesine çökülmesi, Fatsa'da tarım arazilerinin zehir havuzlarına çevrilmesi veya İliç'te koskoca bir havzanın felakete sürüklenmesi aynı idari kılıfların ve sistematik mülksüzleştirme pratiğinin sonucudur. "İstisna" sözcüğü burada çoktan anlamını kaybetmiştir. Mesele tek bir ormanın hikâyesi değil, ülkenin dört bir yanındaki yaşam alanlarının iktidar vasıtasıyla topyekûn sermaye birikimine açılmasıdır.

Ve bu saldırı karşısında kendini "muhalif" diye tanımlayanlar da dahil olmak üzere yerel yönetimlerin verdiği tipik cevap şudur: "Bu merkezi hükümetin yetkisi, elimizden bir şey gelmez, mevzuat böyle diyor."

Bu cümle, ilk bakışta hukuki bir gerçekliği tarif ediyor görünür. Oysa bir siyasi tercihi gizler. Çünkü mevzuat tek yönlü işlemez. Aynı yerel yönetimin elinde imar planı, ruhsat onayı, ÇED sürecinde görüş bildirme, kamuoyu oluşturma kapasitesi, meclis kürsüsü, idari kaynak gibi araçlar da vardır. Bu araçlar kullanılmadığı ya da kullanılmak istenmediği halde "elimizden bir şey gelmez" bahanesi doğrulanır. Mağdur olan halklar için çaresizlik doğal bir sınır değil, kullanılmayan bir yetkinin sonucudur. Mevzuatın arkasına sığınan yönetici, aslında bir seçim yapmıştır; bu seçimin adı, sermaye ve merkezi iktidarla çatışmamaktır.

Bu çaresizlik siyasetinin karşısına konulacak önerme bellidir: Barikat Belediyeciliği, iki aşamalı bir savunma ve inşa hattıdır ve yerel yönetimin görevi tam olarak bu iki hattı örmektir.

Birinci Barikat: Değerin Üreticide Kalması

Birinci barikat, toprağın ve ürünün üretici için değerli kalmasını sağlamaktır. Mülksüzleştirme çoğu zaman zorla değil, köylünün kendi "rızasıyla" işler. Çünkü suyu kesilmiş, ürünü tüccarın fiyatına mahkûm, büyükbaşının yem masrafı kazancını yiyen bir tarımdan kimse vazgeçmek için zorlanmaz, kendiliğinden vazgeçer. Maden şirketi ya da imar spekülatörü geldiğinde karşısında bulduğu, direnen bir üretici değil, çaresizliğin içinde imzayı atmaya hazır bir mülk sahibidir.

Birinci barikatın teorik temeli şudur. Belediyenin önceliği üreticiye sübvansiyon ya da hizmet sunmak değil; toprağın ve ürünün üretici için değerli kalmasını sağlamaktır. Bu ayrım kritiktir. Sübvansiyon pasif bir alıcı yaratır ve bağımlılığı piyasadan belediyeye kaydırır. Değer sahiplenme ise üreticiyi ekonomik bir özne olarak güçlendirir.

Asıl mesele, kooperatif mülkiyetinde işleme tesisi, belediye kurumlarının yerel üreticiden alım garantisi, aracısız doğrudan satış ağı, soğuk depo ve silo kapasitesiyle üreticinin tüccar ve zincir market karşısında pazarlık gücüne sahip bir ekonomik özne haline gelmesidir. Bu barikat kurulmadan ikinci barikatın savunacağı bir kitle de yoktur. Maddi temeli olmayan, karın doyurmayan hiçbir direniş kitleleri peşinden sürükleyemez.

İkinci Barikat: Yetkiyi Siyasallaştırmak

İlk barikat ile toprağına tutunan üreticinin varlığı sağlama alındıktan sonra, yerel yönetimlerin yasal ve idari yetkileri, dışarıdan gelen sermaye saldırılarına karşı bir kalkan işlevi görmelidir. Mevcut düzen içi belediyecilik, imar ve ruhsat yetkilerini sermayenin hizmetine sunarken; Barikat Belediyeciliği bu yetkileri sermayenin işini zorlaştırmak ve onu durdurmak için kullanır.

Zeytinliğe göz diken enerji yatırımına ruhsat vermemek, meraya dönüşecek maden sahasını imara açmamak, tarım arazisini betona çevirecek plan değişikliğini meclisten geçirmemek. Bu, "yatırımcıyı kaçırmamak" söylemine karşı doğrudan siyasi bir eylemdir ve mevzuatın bugün dahi tanıdığı, kullanılmayı bekleyen bir yetkidir.

Ancak belediyenin şirketlere ruhsat vermemesi veya planları reddetmesi tek başına yetmez. Çünkü merkezi iktidar, belediyenin kurduğu bu engeli aşmak için hemen "acele kamulaştırma" kararını devreye sokar ve yerel yönetimin yetkisini yukarıdan ezip geçer.

İşte barikatın asıl gücü tam bu kırılma anında ortaya çıkmalıdır. Bu güç, kâğıt üzerindeki yasalardan değil, toprağına sahip çıkan örgütlü kitleden gelir. Acele kamulaştırmaya karşı sadece mahkemeye gidip dava açan bir belediye yapayalnız kalır; çünkü o mahkemeler zaten sermayenin bu el koyma işlemini yasallaştırmak üzere kurgulanmıştır.

Fakat birinci barikatın ayağa kaldırdığı; yani kooperatifte örgütlenen, belediyenin sulama veya alım desteğiyle toprağından yeniden ekmek yemeye başlayan köylü kendi geleceği için seferber olduğunda işin rengi değişir. Kitleler o mahkeme dilekçesinin arkasına etten bir duvar olarak dizildiğinde, mücadele sermayenin hileli hukuk zemininden çıkar, doğrudan direnişin ve siyasetin zeminine taşınır. Bir zafer kazanılacaksa, ancak orada kazanılabilir.

Hukuktan Siyasete: Pratikte Ne Yapılmalı

Bu sürecin sahada ne anlama geldiği son derece somuttur. Acele kamulaştırma kararı çıktığında, belediyenin yürütmeyi durdurma davası açması, ÇED sürecine olumsuz şerh düşmesi ve imar planlarını değiştirmeyi reddetmesi zaten yapılması gerekenlerdir. Bunları yapmamak açık bir görev ihmalidir.

Ancak sıradan bir yerel yönetim ile Barikat Belediyeciliği arasındaki asıl fark bundan sonra başlar. Mesele, belediyenin bu hukuki itirazı, kapalı kapılar ardında bir dosya meselesi olmaktan çıkarıp, önceden örgütlenmiş üretici kitlesini harekete geçiren siyasal bir seferberliğe dönüştürüp dönüştüremediğidir. Meclis kürsüsünü bir direniş platformu olarak kullanmak, tüm basın ve kamuoyu gücünü devreye sokmak; kooperatifler ve aracısız satış ağları sayesinde çoktan omuz omuza vermiş olan köylüyü doğrudan kitle eylemine çağırmak şarttır.

Denklem son derece nettir. Üreticiyi ekonomik olarak ayağa kaldıran o kitle bağı (birinci barikat) yoksa, belediyenin idari direnişi (ikinci barikat) sıradan bir hukuk bürosunun yapacağı ruhsuz bir evrak işine dönüşür. Öte yandan, hukuki ve siyasi olarak o kitleye kalkan olan ikinci barikat örülmezse; kooperatifçilik ve tarım destekleri gibi atılan tüm o adımlar savunmasız birer iyiniyet projesi olarak kalır ve günün sonunda bir maden şirketinin kepçesi altında ezilip yok olmaya mahkûm edilir.

Hizmet Şebekesi Değil, Mevzi

Belediye bir "sosyal hizmet şebekesi" değildir. Bugünkü "iyi yönetişim" söyleminde belediyenin başarısı hizmet kalitesiyle ölçülür. Bu çerçevede iktidar belediyesi ile muhalif belediye arasındaki fark teknik beceri farkına indirgenir. Devrimci mücadelenin yerine geçmeyen ama ona alan açan kolaylaştırıcı bir aparat olarak belediye; sermayenin kırsalı ve kenti yeniden örgütleme girişimine karşı bir mevzi, üreticinin ve emekçinin kendi gücünü örgütleyebileceği bir araçtır. Bu fark göründüğünden büyüktür. Birincisinde belediye, kapitalizmin tahribatını yönetilebilir kılan bir tampondur; ikincisinde, o tahribata karşı maddi bir engeldir.

"Elimizden bir şey gelmez" cümlesi, muhalefetin kimlik söylemiyle sınıfsal pratiğinin çatıştığı tam noktadır. Mevzuatın arkasına sığınan yerel yönetici, nesnel olarak sermayenin ve merkezi iktidarın işini kolaylaştırır. Muhalefet bir kimlik değil, bir pratiktir ve bu pratiğin sınavı mikrofonun elinden alındığı günde değil, imar komisyonunun maden şirketine hangi imzayı attığı ya da atmadığı günde verilir. Barikat Belediyeciliği, bu sınavın nasıl geçileceğine dair bir öneri değil, bir zorunluluktur. Çünkü üçüncü bir yol, "tarafsız hizmet sunumu," yoktur. Yerel yönetim ya sermayenin idari aygıtı olarak işler ya da halkın barikatı olarak.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış