Direnişin Kara Elmas
Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
– çürüyen diş, dökülen et –,
bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…
Nâzım Hikmet Ran
1991 yılının soğuk kış günleri, Türkiye İşçi Sınıfı tarihinin en parlak sayfalarından birini yazdı. Zonguldak, madenci şehri olarak bilinen bu kara elmas diyarı, hak mücadelesinin simgesi haline geldi. Büyük Madenci Yürüyüşü 1991, sadece bir grev ya da protesto değildi; “hak verilmez alınır” felsefesinin pratikleşmiş haliydi. Direniş kazandırır diyen binlerce madenci, aileleri ve emek dostları, Zonguldak’tan Ankara’ya uzanan yolda, kapitalizmin zincirlerini kırmanın yolunu gösterdi. Bu yürüyüş, eşitlik ve özgürlük sisteminin inşası için atılan dev bir adımdı; çünkü kapitalizm aşılmadan, eşitlik ve özgürlük sistemi inşa edilmedikçe, insanlık bir bütün olarak yabancılaşmadan kurtulup, özgürleşemez.
Her şey 1990 Kasım’ında başladı. Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve Maden Tetkik Arama (MTA) işçileri, düşük ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve özelleştirme tehditleri karşısında greve gitti. Yaklaşık 48 bin madenci, insanca yaşamak için seslerini yükseltti. Hükümetin yanıtı ise baskı ve tehditler oldu: “Grev yaparsanız ocakları kapatırız” diyen devlet bakanları, işçilerin kararlılığını hafife aldı. Ancak Zonguldaklı madenciler, Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) öncülüğünde birleşti. Sendika Başkanı Şemsi Denizer’in liderliğinde, grev hızla kent geneline yayıldı. Esnaf kepenk indirdi, halk destek verdi ve Zonguldak adeta bir direniş kalesine dönüştü.
3 Ocak 1991’de Türk-İş’in çağrısıyla ülke çapında işe gitmeme eylemi yapıldı. Bu yeterli değildi. Hükümetin uzlaşmaz tutumu karşısında, madenciler radikal bir karar aldı: Ankara’ya yürüyeceklerdi. Otobüslerle gitme planı valilik tarafından engellenince, 4 Ocak sabahı GMİS binası önünde toplanan kalabalık, “Ölüm olsa sonumuz, Ankara’dır yolumuz!” sloganıyla yola düştü. Madenci şehri Zonguldak yürüdü; kadınlar, çocuklar, yaşlılar dahil 100 bini aşkın insan, kar-kış demeden adım adım ilerledi. Bu, Büyük Ankara Yürüyüşü’nün başlangıcıydı. Beş gün boyunca, devlet güçlerinin barikatlarını aşarak Mengen’e kadar ulaştılar. Yolda karşılaştıkları engeller, coplar onları yıldırmadı. Aksine, her adımda direnişin gücü arttı. “Gemileri yaktık, geri dönüş yok!” diye haykıran madenciler, Türkiye’nin dört bir yanından gelen destekle büyüdü.
Bu yürüyüş, salt ekonomik taleplerin ötesinde bir anlam taşıyordu. Madenciler, kapitalizmin sömürü düzenine karşı bir isyandı. Yerin derinliklerinde karanlıkla boğuşan bu emekçiler, yeryüzünde de yabancılaşmanın pençesinden kurtulmanın peşindeydi. Karl Marx’ın yabancılaşma kavramını hatırlatır şekilde, işçiler emeğin ürününe yabancılaştırılmış halde yaşıyordu. Kapitalizm, insanı makineye dönüştürüyor, emeği metaya indirgiyordu. Zonguldak’taki direniş, bu döngüyü kırmanın somut örneğiydi. Hak verilmez alınır felsefesi, burada ete kemiğe büründü: Madenciler, haklarını masada beklemek yerine, sokaklarda, yollarda aldı. Direniş kazandırır; çünkü birleşik mücadele, bireysel çabaların ötesinde bir güç yaratır.
Yürüyüşün zirvesi, 8 Ocak’ta yaşandı. Hükümetin görüşme teklifleri sonuçsuz kalınca, sendika başkanı yürüyüşü sonlandırdığını açıkladı. Ama grev devam etti. Körfez Savaşı bahanesiyle grev ertelendi, ancak madencilerin baskısı sayesinde Şubat ayında toplu sözleşme imzalandı. Ücretlerde kısmi iyileşmeler sağlandı, ama asıl kazanç, sınıf bilincinin uyanışıydı. Bu olay, işçi sınıfı ve bağlaşıklarının birleşik direnişinin, insanlığı özgürleştireceğinin kanıtı oldu. Zonguldak, sadece madenleriyle değil, direniş ruhuyla Türkiye’yi aydınlattı. Madenci feneri, karanlıkta yol gösterdi; neoliberal politikaların ilk dalgasına karşı bir set çekti.
Bugün, 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü’nün üzerinden yıllar geçti, ama dersleri hâlâ geçerli. Kapitalizm, küresel ölçekte yabancılaşmayı derinleştiriyor: Pandemiler, iklim krizi, eşitsizlikler… Eşitlik ve özgürlük sistemi, ancak işçi sınıfının öncülüğünde inşa edilebilir. Madencilerin attığı adımlar, emekçilere ilham veriyor. Direniş, bireysel değil kolektif bir eylem; bağlaşıklar –köylüler, öğrenciler, aydınlar– bir araya geldiğinde, değişim kaçınılmaz olur. Zonguldak’ın hikayesi, bize şunu hatırlatıyor: İnsanlık, sömürüden kurtulmak için yürümeye devam etmeli. Çünkü işçi sınıfı ve bağlaşıklarının birleşik direnişi, insanlığı özgürleştirecek.
Bu yürüyüş, bir zafer miydi yoksa yenilgi mi? Zafer, çünkü madenciler korkuyu yıktı; yenilgi, çünkü sistem hâlâ ayakta. Ama her direniş, geleceğin tohumunu eker. 1991’in ruhu, bugünün mücadelelerinde yaşıyor. Direniş kazandırır; yeter ki birleşelim, yürüyelim.
Yorumlar (0)