Güvenlikçi Yaklaşımlar ve Toplumsal Kökenler
Son dönemde Urfa-Siverek ve Maraş’ta okullarda yaşanan silahlı saldırılar, eğitim camiasını ve kamuoyunu derin bir kaygıya sürükledi. Bu trajik olayların hemen ardından Datça’da Milli Eğitim Müdürlüğü önünde düzenlenen basın açıklamalarında bazı eğitim sendikaları, sorunun çözümünü ağırlıklı olarak fiziksel güvenlik tedbirlerine bağladı. Kameraların sayısının artırılması, okul kapılarına kolluk kuvveti yerleştirilmesi ve giriş-çıkışların sıkılaştırılması gibi öneriler öne çıktı. Oysa şiddet olaylarının artışı, yalnızca yüzeysel güvenlik önlemleriyle ele alınamayacak kadar karmaşık toplumsal dinamiklerin ürünüdür. Bataklığı kurutmadan sineklerle mücadele etmek, sorunun köküne inmeyi ertelemek anlamına gelir.
Şiddetin yaygınlaşmasında en belirleyici etkenlerden biri, derinleşen yoksulluk ve buna bağlı dışlanmışlık duygusudur. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, özellikle gençleri gelecekten umutsuz bir yaşama mahkûm etmektedir. Bir yandan varlıklı kesimler “akıllı evler” ve “güvenlikli siteler” ile kendilerini soyutlarken, diğer yandan varoşlar giderek daha belirgin bir ayrışma yaratmaktadır. Bu mekânsal ve ekonomik kutuplaşma, gençlerde aidiyet duygusunu zayıflatmakta, toplumsal bağları koparmaktadır. Umutsuzluk, kolayca öfkeye ve şiddete dönüşebilen bir zemin hazırlamaktadır.
Gençlerin gelecek kaygısı yanında, onları apolitik bir konuma iten yaklaşımlar da sorunun önemli bir boyutunu oluşturur. Toplumsal ve siyasal meselelerle ilgilenen gençler çeşitli yollarla cezalandırılırken, aktif yurttaşlık bilincinin yerine pasif tüketim kültürü teşvik edilmektedir. Bu durum, gençleri anlamlı bir gelecek perspektifinden yoksun bırakmakta ve enerjilerini yıkıcı kanallara yönlendirebilmektedir. Aynı süreçte, mafya ve şiddet içeren unsurların medya ve kültürel alanda yüceltilmesi, ideolojik bir hegemonya oluşturmaktadır. Bu hegemonya, özellikle dezavantajlı kesimlerde “güçlü olma” ve “kısa yoldan başarı” algısını pekiştirmekte, yasal ve ahlaki sınırları bulanıklaştırmaktadır.
Yıllardır süren çatışma ortamının yarattığı militarizasyonunda şiddet normalleşmesi de göz ardı edilemez. Kahramanlık anlatılarının baskın olduğu bir kültürde, şiddetin araçsallaştırılması genç zihinlerde meşrulaşabilmektedir. Eğitim sisteminde de benzer bir eğilim görülmekte; sorgulayıcı ve eleştirel düşünce yerine, itaat ve disiplin ön plana çıkarılmaktadır. Bu yaklaşım, gençleri toplumsal sorunlara duyarlı bireyler olmaktan ziyade, mevcut düzeni sorgulamayan figürlere dönüştürme riski taşımaktadır.
Olayların ardından Milli Eğitim Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı’nın ortak açıklaması, sorunun nasıl ele alındığını net bir biçimde ortaya koymuştur. Okulların “risk düzeylerine” göre sınıflandırılması, okul içi ve çevresinde güvenlik önlemlerinin artırılması, giriş-çıkışların kontrol altına alınması ve gözetim mekanizmalarının genişletilmesi planlanmaktadır. Polis varlığının yoğunlaştırılması, sürekli denetimler ve dijital alanın daha yakından izlenmesi, olayların geniş bir güvenlik rejiminin inşasında araçsallaştırılabileceğini düşündürmektedir.
Bu yönelim, okulları adım adım daha kapalı ve otoriter mekânlara dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.
Okulların kışla benzeri bir yapıya evrilmesi, uzun vadede toplumsal yaraları derinleştirecektir. Çünkü güvenlikçi yaklaşımlar, şiddetin ortaya çıkış koşullarını ortadan kaldırmamakta, yalnızca semptomlarını bastırmaya çalışmaktadır. Gerçek çözüm, ekonomik adaletin sağlandığı, gençlerin geleceğe güvenle baktığı, özgür ve demokratik bir toplumun inşasında yatmaktadır. Gelir dağılımındaki uçurumun daraltılması, gençlere eşit fırsatlar sunulması, eleştirel düşüncenin teşvik edildiği bir eğitim anlayışının benimsenmesi ile birlikte şiddeti meşrulaştıran kültürel unsurların sorgulanması gerekmektedir.
Şiddet olaylarını yalnızca güvenlik önlemleriyle çözmeye çalışmak, sorunun esasına inmeyi ertelemektir. Toplumsal koşulları dönüştürmeden, gençleri katile dönüştüren zihniyet ve yapıları sorgulamadan kalıcı bir iyileşme sağlamak mümkün değildir. Eğitim sendikalarının ve kamuoyunun bu olayları, okulları daha fazla polisiye kontrole açmak yerine, gençlerin umutlu ve özgür bireyler olarak yetişebileceği bir toplum için fırsat olarak görmesi büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde, bataklık varlığını sürdürdükçe sineklerin artması kaçınılmaz olacaktır.
Bu perspektiften bakıldığında, okullardaki şiddet meselesi teknik bir güvenlik sorunu olmaktan öte, toplumsal bir adalet ve demokrasi sorunudur. Sorunun kökenlerine inmek, yüzeysel tedbirlerden vazgeçmek ve yapısal dönüşümleri gündeme getirmek, hem gençlerin hem de toplumun geleceği açısından zorunludur.
Yorumlar (0)