Enfal Soykırımı
Bağdat’ta Enfal davası devam ediyor. Irak’ın Rusafa İstinaf Mahkemesi’nde, 1988 Enfal soykırımı sırasında Nugra Salman (Nugrat al-Salman) cezaevinin komutanı olan Acac Ahmed Hardan el-Tikritî (Hajaj/Ajaj) yargılanıyor. Duruşma 7 Mayıs 2026’da yapıldı ve mağdur yakınları ile tanıkların ifadeleri oldukça ağırdı; dava 14 Mayıs’a ertelendi.
Enfal, Baas rejiminin Kürt nüfusa karşı sistematik imha operasyonu olarak tarihe geçti: Kimyasal silahlar (Halepçe başta olmak üzere), toplu infazlar, toplama kampları, tecavüz, zorla yerinden etme ve binlerce köyün yok edilmesi. Tahmini 182 bin Kürt’ün öldürüldüğü kabul ediliyor. Irak parlamentosu da bunu soykırım olarak tanıdı.
Süre:
Ana operasyonlar 23 Şubat 1988’de başladı ve 6 Eylül 1988’e kadar sürdü. Daha geniş bağlamda 1986-1989 arasında da benzer saldırılar oldu.
Yöntemler:
Kurban Sayısı
Human Rights Watch (HRW): En az 50.000, muhtemelen 100.000’e yakın ölüm.
Kürt kaynakları ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi: Yaklaşık 182.000 kişi (kaybolanlar dahil).
Toplamda on binlerce kişi “kayboldu”, toplu mezarlar sonradan bulundu. Halepçe saldırısında (16 Mart 1988) tek başına 3.000-5.000 sivil kimyasal gazla öldü.

Yapı
Operasyon sekiz aşamaya (Anfal) bölündü. Her aşama belirli bir bölgeyi hedef aldı (örneğin ilk Anfal Jafati Vadisi’nde). Rejim, Kürtleri “Arap olmayanlar” olarak görüyor ve kuzey bölgelerini Araplaştırmayı amaçlıyordu.

Hiç Bir Soykırım Karanlıkta Kalmayana Dek
Karanlığın derin kuyusunda, Musanna’nın tozlu yollarında bir cezaevi uzanıyordu; Nugra Salman, adını rüzgârın bile fısıldamaya korktuğu bir yer. Duvarları çığlıklarla örülü, zeminleri kanla ıslanmış o mekân, tarihin en karanlık sayfalarından birini saklıyordu. Orada, emirlerin gölgesinde bir adam duruyordu; elleri zincirlerle değil, vicdanın ağırlığıyla bağlı. Acac Ahmed Hardan Tikriti, yıllar sonra ilk kez konuşuyordu. Sesinde ne pişmanlık ne de gurur vardı; sadece çıplak bir gerçek, buz gibi bir anlatım.
“Cesetleri köpeklere attık,” diyordu. Kelimeler ağzından dökülürken, havada asılı kalıyordu sanki. Kadınların feryatları hâlâ koridorlarda yankılanıyor, açlığın kemirdiği bedenler birer gölgeye dönüşüyordu. Çocuklar, yaşlılar, direnenler… Hepsi aynı kaderin pençesinde. Açlık önce midelerini, sonra umutlarını kemirmişti. Tecavüzün karanlık gölgesi, utancın ötesinde bir yara bırakmıştı. Emirler yukarıdan geliyordu; bir diktatörün parmağıyla tetiklenen bir makine gibi dönüyordu çarklar.
Bağdat’ın mahkeme salonunda, faşizmin yenildiği o büyük zaferin yıldönümünde, bu itiraflar birer hançer gibi saplanıyordu zamana. Karanlık figürler tek tek aydınlığa çıkarılırken, insanlığın acısı bir kez daha gözler önüne seriliyordu. Nugra Salman’ın kapıları aralandığında, içeriden yükselen sessizlik kulakları sağır ediyordu. Çünkü bazı acılar ses çıkarmaz; sadece iz bırakır.
Yine de o izler, yeni yollar açar. Zincirlerin kırıldığı, açlığın yenildiği, onurun geri alındığı bir dünya hayali, hâlâ yanıyor içimizde. Diktatörler tahtlarında otururken, halkların hafızası uyanık bekliyor. Kurtuluş, kendi ellerimizde filizleniyor; her itiraf bir tohum, her mahkeme bir filiz. Karanlık ne kadar derin olursa olsun, şafak mutlaka söküyor. Ve o şafak, özgürlüğün kendi rengiyle boyanıyor.
Yorumlar (0)