Engizisyondan, Madımak’a İnsan Yakmak

Bugün Madımak’ı anmak, yalnızca o otuz beş canı hatırlamak değildir. Aynı zamanda hâlâ için için yanan utancı hissetmektir. Bu utanç, “öteki”ni yakmanın kolaylığına kapılan her zihinde, her meydanda, her linç çağrısında yeniden alevlenir. İnsan bu ağır yükle yaşar mı? Yaşar. Ama bu yaşam, aslında bir tür varoluşsal yaradır. Vicdan sahibi olanlar için Madımak, her 2 Temmuz’da yeniden kanayan bir yaradır. Sünmeyen ateştir. Çünkü adalet yerini bulmadıkça, hakikat tam olarak söylenmedikçe, o ateş sönmez.

Engizisyondan, Madımak’a İnsan Yakmak

Madımak, Sönmeyen Acı

1993’ün 2 Temmuz günü Sivas’ta, Madımak Oteli’nde yaşananlar, insanım diyenin kendi eliyle işlediği en karanlık suçlardan biridir. Otuz beş insan, düşünceleri, kalemleri ve inançlarıyla birlikte yakıldı. Kalabalık, “Allahuekber” nidalarıyla oteli kuşattı, kapıları kilitledi, benzin döktü ve ateşi verdi. İçeridekiler önce dumanla boğuldu, sonra alevlerle. Kimisi şairdi, kimisi yazar, kimisi genç bir öğrenci, kimisi Alevi dedesi. Hepsi insandı. Ve o gün, başka “insanlar” onları yakmayı tercih etti.

Bu olay, basit bir “olay” değil; bir insanlık suçudur. Çünkü burada fail de, kurban da aynı türdendir: İnsan, İnsan, insanı yakar mı? Evet, yakar. Tarih bunu defalarca gösterdi. Engizisyon’dan Auschwitz’e, Ruanda’dan Madımak’a kadar, öfke, fanatizm ve kör inanç bir araya geldiğinde, insan en vahşi haliyle ortaya çıkar. Madımak’ta yakılanlar sadece bedenler değildi; aynı zamanda ortak akıl, empati ve birlikte yaşama iradesiydi. Ateş, otelin ahşap merdivenlerinden çıkarken, aynı anda bir toplumun vicdanında da derin bir yara açtı.

O yangından geriye sadece küller ve acılar kalmadı. Geriye, yıllarca süren inkâr, unutturma çabaları ve hâlâ sönmeyen bir utanç kaldı. İnsan, insan yanarken bakar mı? Evet, baktı. O gün Sivas sokaklarında birçok kişi olanları seyretti. Bazıları alkışladı, bazıları korkudan sustu, bazıları da “hak ettiler” dedi. Bu sessizlik ve bu onay, ateşi söndürmemekten daha tehlikelidir. Çünkü o an, bireysel şiddet kolektif bir kabule dönüşür. Toplum, “bizden değiller” diyerek kendi çocuklarını kurban etmeyi meşrulaştırır. İşte tam bu noktada insanlık suçu ortaya çıkar: faili toplumun bir parçası yapan, onu koruyan, unutturan ve zamanla normalleştiren o ortak ruh hali.

Bugün Madımak’ı anmak, yalnızca o otuz beş canı hatırlamak değildir. Aynı zamanda hâlâ için için yanan utancı hissetmektir. Bu utanç, “öteki”ni yakmanın kolaylığına kapılan her zihinde, her meydanda, her linç çağrısında yeniden alevlenir. İnsan bu ağır yükle yaşar mı? Yaşar. Ama bu yaşam, aslında bir tür varoluşsal yaradır. Vicdan sahibi olanlar için Madımak, her 2 Temmuz’da yeniden kanayan bir yaradır. Sünmeyen ateştir. Çünkü adalet yerini bulmadıkça, hakikat tam olarak söylenmedikçe, o ateş sönmez.

Sivas’ta o gün ölenler, sadece kendileri ölmedi. Birlikte yaşama umudu da,  insan olmanın temel değeri de o alevlerin içinde kayboldu. Geriye kalanlar ise bu utançla yüzleşmek zorundadır. Çünkü Madımak, bir otel yangını değil; insan ruhunun karanlık bir köşesinde hâlâ canlı duran bir yangın yeridir. O yangın yeri bizi yakmıyor mu? Yakıyor. Yakması da gerekir. Çünkü acıyı hissetmeyen, aynı hatayı tekrarlamaya mahkûmdur.

Bu topraklarda barış ve kardeşlik ancak o utancın tam olarak kabulüyle mümkün olabilir. Madımak’ı unutan bir toplum, yeni Madımak’lara kapı aralar. Sönmeyen acı, işte bu yüzden hâlâ bizimledir. Ve sönmeyecektir; ta ki hepimiz o alevlerin karşısında insanlığımızı yeniden sorgulayana dek.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış