Madalyonun İki Yüzü
İran, yıllardır iki büyük tehdidin gölgesinde kıvranıyor: içerideki katı diktatörlük ve dışarıdan gelebilecek emperyalist müdahaleler. Bu iki güç, birbirine düşmanmış gibi görünse de aslında aynı madalyonun iki yüzü gibidir. Biri içerde halkı zincire vururken, diğeri dışarıdan “özgürlük” adına zincirleri daha da kalınlaştırır. Halkın çıkarı adına bu iki güçten herhangi birine bel bağlamak, büyük bir yanılsamadır. Çünkü her ikisi de aynı temelden beslenir: halkı ezen, iradesini gasp eden, eşitliği hiçe sayan bir tahakküm düzeni. Gerçek çözüm ise ne saraylarda ne de yabancı başkentlerde aranmalı; halkların eşitlik temelinde bir araya gelmesiyle doğan demokrasidedir.
ABD-İsrail Destekli Saldırıda 103 Çocuk Ölümü: Aynı Kökün Dalları Arasında Tercih
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısında, Hürmüzgan eyaletinin Minab kentindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na isabet eden füzeler, 103’ten fazla çocuğun canını aldı. Resmi İran kaynaklarına göre okul doğrudan hedef alındı; kız öğrencilerin cesetleri enkaz altında kaldı. Bu vahşet, “terörle mücadele” ya da “nükleer tehdit” adı altında sunulan operasyonların gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koydu: Siviller, çocuklar, masumlar bedel ödüyor. Ne ABD’nin “stratejik ortaklık” söylemi ne İsrail’in “önleyici vuruş” gerekçesi, 7-12 yaş arası kız çocuklarının kanını aklamaya yeter.
Bu saldırı, İran halkına “ya mollalar ya da onların cellatları” ikilemini dayatıyor. Oysa gerçek tercih, o kökün tamamını reddetmekte. Ne ABD-İsrail bombaları ne rejimin intikam füzeleri, ne demokrasi masalı; hiçbirisi masum çocukların hayatına değmez. 103 küçük bedenin üstüne “strateji” yazmak, diktatörlükle, müdahale arasında “ehveni şer” aramak, aynı ahlaki çöküşün farklı yüzleri. İran’da barış, ancak o zehirli kök kurutulduğunda gelecek. Yoksa her saldırı, her idam, her “tercih”, aynı ağacın gölgesinde daha fazla çocuğun mezarını derinleştirecek.

Tercih, dallar arasında değil, kökü sökmede.
Düşünün bir kez: İran’da mevcut rejim, otoriter yapısıyla her türlü muhalif sesi susturuyor. Sokaklarda özgürlük isteyen gençler, kadınlar, işçiler baskı altında. Ekonomi çöküyor, yoksulluk derinleşiyor, gelecek umudu tükeniyor. Bu diktatörlük, halkı “koruma” adına kendi iktidarını koruyor. Dışarıdan bakanlar ise bunu fırsat biliyor. ABD, Avrupa veya İsrail gibi güçler, “insan hakları” ve “demokrasi” sloganlarıyla müdahale çağrıları yapıyor. Ama tarih bize gösteriyor ki, bu tür müdahaleler asla halkın yararına olmamıştır. Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da ,Suriye’de gördük: Bombalarla gelen “özgürlük”, yerini yeni diktatörlüklere, iç savaşlara ve sömürüye bıraktı. Emperyalizm, diktatörlüğü devirirken kendi kuklasını yerleştirir; petrolü, stratejik konumu, pazarları ele geçirir. Halk ise yine kaybeden taraf olur.
Bu iki güç arasındaki ilişki, paradoksal değil, tamamlayıcıdır. Diktatörlük, emperyalizmin varlığını meşrulaştırır; emperyalizm ise diktatörlüğün “dış düşman” söylemini besler. Birlikte, halkı iki ateş arasında bırakırlar. Halkın bu iki seçenek arasında tercih yapması isteniyor: Ya mevcut baskı ya da yabancı işgal. Oysa her ikisi de aynı sonucu verir: zulüm. Çünkü her ikisi de halkın ortak iradesini hiçe sayar. Diktatörlük “biz biliriz” der, emperyalizm “biz kurtarırız” der. Halkın sesi ise ya susturulur ya da çarpıtılır. Bu döngüden kurtulmanın yolu, dışarıdan ithal edilmiş çözümlerde değil, içeriden filizlenen eşitlikçi bir iradededir.
Gerçek demokrasi, halkların eşitlik temelinde bir araya gelmesiyle mümkündür. Bu, sandık oyunuyla sınırlı bir formalite değildir. Sokaklarda, işyerlerinde, üniversitelerde, köylerde herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu, kararların ortak alındığı bir sistemdir. İranlı kadınlar başörtüsü dayatmasına karşı direnirken, işçiler ücret ve özgürlük için grev yaparken, gençler internet sansürüne karşı mücadele ederken aslında aynı şeyi haykırıyor: “Bizim irademiz!” Bu ortak irade, etnik, dini, farklılıkları aşan bir güçtür. Halklar, farklılıklarından değil, ortak taleplerinden doğar. Kürt’ü, Fars’ı, Beluç’u, Azeri’siyle; Sünni’si, Şii’siyle; işçisi, köylüsü, öğrencisiyle bir araya geldiğinde, ne diktatörlük ne de emperyalizm karşısında duramaz.
Başka türden çözümler ise halklara zulüm dışında hiçbir şey sunamaz. Askeri darbe, dış destekli “devirme”, monarşi restorasyonu veya “yumuşak” müdahale… Hepsi aynı kapıya çıkar: Yeni bir baskı mekanizması. Çünkü bu çözümler, halkın aşağıdan yukarıya örgütlenmesine değil, tepeden inmeci bir dayatmaya dayanır. Halk iradesini gasp eden her yapı, kısa sürede yeni bir diktatörlük doğurur. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İran halkı, 1979 Devrimi’nde Şah diktatörlüğünü devirirken umutlandı; ama yeni rejim aynı baskıyı sürdürdü. Bugün aynı tuzağa düşülmemelidir. Çözüm, ne mollaların saraylarında ne Pentagon’un planlarında; halkın meydanlarında, sendikalarda, mahalle meclislerinde filizlenecek.
İran halkı, bugün tarihinin en kritik kavşağında. Ne mevcut rejimin devamı ne de yabancı müdahale, özgürlük getirebilir. Tek gerçek yol, eşitlik ve ortak irade üzerine kurulu bir halk demokrasisidir. Bu yol zorlu, sabır ve örgütlenme gerektirir. Ama başka hiçbir yol halka huzur ve adalet vermemiştir. İranlılar, bu gerçeği gördükleri anda, ne diktatörlük ne emperyalizm karşısında eğilmeyeceklerini göstereceklerdir. Çünkü halkların ortak iradesi, en güçlü silahtır; ve bu irade özgürleştiğinde, İran gerçekten halkın olacaktır.
Bu mücadele, sadece İran’ın değil, tüm ezilen Ortadoğu halkların ortak mücadelesidir. Eşitlik temelinde bir araya gelmek, zulmün her türlüsüne karşı en güçlü cevaptır. Yarınlar, halkların kendi iradeleriyle şekillenecek.
Yorumlar (0)