İşçilere Karşı Sıradanlaşan Şiddet !

Çalışma hayatı, patronların keyfi alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Yasalar, işçiyi koruyan, grev ve örgütlenme hakkını güvence altına alan, taşeron sömürüsünü sınırlayan düzenlemelerle yeniden yazılmalıdır. Adalet Sarayı gibi sembolik projelerde bile işçiye reva görülen muamele, o sarayın temsil ettiği “adalet” kavramıyla çelişiyor. Gerçek adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, şantiyelerde, fabrikalarda, işçinin günlük hayatında da tecelli etmelidir.

İşçilere Karşı  Sıradanlaşan Şiddet !

 

 Adalet Sarayı İnşaatında Hak Arama Suçu

Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde, Rönesans Holding bünyesinde faaliyet yürüten Güpa adlı taşeron firmanın yetkilileri, Adalet Sarayı şantiyesinde çalışan işçilere vahşi bir saldırıda bulundu. Ücretlerini talep eden işçiler, firma yöneticileri tarafından bıçak ve sopalarla hedef alındı. En az üç işçi yaralandı; vücutlarının çeşitli bölgelerinde kesici alet yaraları oluştu. Olayın görüntüleri ise korkunç gerçekliği gözler önüne seriyor: Bir yandan adaletin sembolü olan bir saray inşa edilirken, diğer yandan adaletin ta kendisi ayaklar altına alınıyor.

Bu olay, Türkiye’de işçi haklarının nasıl sistematik olarak hiçe sayıldığını gösteren trajik bir örnek olmanın ötesinde, derin bir toplumsal yarayı işaret ediyor. İşçiler sadece haklarını istemekle “suç” işlemiş oluyor. Ücretlerini almak için sesini yükseltmek, patronlar nezdinde “isyan” anlamına geliyor. Peki çalışma yasaları gerçekten işçiyi mi koruyor, yoksa patronların konforlu alanını mı?

İşçilere Karşı  Sıradanlaşan Şiddet !

Günümüzde birçok şantiyede, fabrikada ve atölyede benzer tablolar yaşanıyor. İşçiler sigortasız, güvencesiz, düşük ücretle çalıştırılıyor. Fazla mesai ücreti ödenmiyor, izin hakkı gasp ediliyor, iş güvenliği önlemleri hiçe sayılıyor. En temel haklarını aradıklarında ise ya kapı dışarı ediliyorlar ya da, bu olayda olduğu gibi, fiziksel şiddete maruz kalıyorlar. Patronlar, işçileri adeta “köle” olarak görüyor; onlara sadece çalıştırılacak birer emek gücü gözüyle bakıyor. Oysa işçiler, bu ülkenin üretimini, inşasının mimarlarıdır.  Onlar olmadan ne Adalet Sarayı yükselir, ne köprüler, ne yollar.

Rönesans Holdingin bünyesindeki taşeron firmanın bu pervasızlığı, sorunun kurumsal boyutunu da ortaya koyuyor. Taşeron sistemi, özellikle inşaat sektöründe uzun yıllardır sömürünün ana aracı haline getirildi. Büyük firmalar sorumluluğu taşeronlara yıkıyor, taşeronlar da işçiyi ezerek kâr marjını korumaya çalışıyor. Sonuç ise yaralanan, sakat kalan, hatta yaşamını kaybeden işçiler. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kâğıt üzerinde var ama uygulamada büyük ölçüde işlevsiz. Denetimler yetersiz, cezalar caydırıcı değil. İşçiler ise sendikal örgütlenmeden uzak tutuldukları için toplu hak arama mekanizmaları da bloke edilmiş durumda.

Bu saldırının görüntülerinde kesici alet ve sopaların kullanılması, olayın kasıtlı ve organize bir linç girişimi olduğunu gösteriyor. İşçiler sadece parasını istemişti. Ekmek parası için ter döken insanlar, patronların öfkesiyle karşı karşıya kaldı. Acaba bu ülkede işçinin alın terinin karşılığını istemek gerçekten suç mu? Yoksa asıl suç, emeği sömürerek, işçiyi ezerek servet biriktiren sistemde mi?

Çalışma hayatı, patronların keyfi alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Yasalar, işçiyi koruyan, grev ve örgütlenme hakkını güvence altına alan, taşeron sömürüsünü sınırlayan düzenlemelerle yeniden yazılmalıdır. Adalet Sarayı gibi sembolik projelerde bile işçiye reva görülen muamele, o sarayın temsil ettiği “adalet” kavramıyla çelişiyor. Gerçek adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, şantiyelerde, fabrikalarda, işçinin günlük hayatında da tecelli etmelidir.

Bu olay, unutulmamalı ve takip edilmelidir. Yaralanan işçilerin hakları eksiksiz bir şekilde teslim edilmeli, sorumlular en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Aynı zamanda, tüm sendikalar, emek örgütleri ve duyarlı kamuoyu bu tür saldırılara karşı ortak bir duruş sergilemelidir. Çünkü bugün bir şantiyede üç işçi yaralanıyorsa, yarın başka bir yerde daha fazlası yaşanabilir.

İşçiler haklarını istemekten vazgeçmeyecek. Çünkü vazgeçmek, açlıkla, yoksullukla, onursuzlukla yüzleşmek anlamına geliyor. Patronlar da şunu iyi bilmeli: Emeğe saygı göstermeyen sistemler, er ya da geç kendi çöküşlerini hazırlar. Adalet Sarayı’nın inşaatında yaşanan bu utanç, aslında tüm sistemin utancıdır. Bu utancı temizlemenin vakti çoktan gelmiştir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış