Vahşi Madenciliğin Gölgesindeki Yasaklı Perşembe Yaylası ve Ülke
Perşembe Yaylası’nda bir kez daha aynı manzara: Halkın kendi toprağına, atalarından miras kalan yaylaya çıkışı engelleniyor. Barikatlar kuruluyor, güvenlik görevlileriyle vatandaş karşı karşıya getiriliyor. Dağların, taşların, zeytinliklerin ve yaylaların üzerinde “özel mülk” ya da “maden sahası” yazıyor artık. Sanki bu ülke, bir avuç madenci sermaye sahibinin tapu dairesi olmuş. Ülke sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini, vatandaşın nereye girip nereye gidemeyeceğini vahşi madenciliğin işverenleri mi belirliyor? Dağ taş, orman, yayla, zeytinlik hepsi peşkeş çekiliyor. Peki bu ülke, vatandaşın neyi oluyor? Maden sermayedarlarından vize mi almaları mı gerekir bundan sonra?
Vahşi madencilik, Türkiye’nin son yirmi yılında sistematik bir talan mekanizmasına dönüştü. Kanunlar, yönetmelikler, ÇED raporları kâğıt üzerinde var; uygulamada ise sermayenin hızına ve lobisine göre esnetiliyor, bypass ediliyor ya da görmezden geliniyor. Bir maden ruhsatı alındı mı, o bölgedeki yaşam duruyor. Köyler boşaltılıyor, su kaynakları zehirleniyor, tarım ve hayvancılık bitiyor, turizm ve kültürel miras yok oluyor. Perşembe Yaylası sadece bir örnek. Gabar’dan, Varto’ya Kaz Dağları’na Artvin’e, İkizdere’den Akbelen’e, ez cümle ülke bir uçtan, öteki uça aynı hikâye tekrar tekrar yazılıyor: Birkaç bin hektarlık rant için binlerce yıllık ekosistem ve insan yaşamı feda ediliyor.
Doğanın ve İnsanın Talanı
Vahşi madencilik, “ekonomik kalkınma” adı altında sunulan ama aslında kısa vadeli kâr hırsından ibaret bir yağmadır. Açık ocak madenciliğiyle dağlar delik deşik ediliyor, patlatmalarla yamaçlar çökertiliyor. Toprak erozyona, su kaynakları ağır metallere maruz kalıyor. Bir kez kirlenen dereyi, yeraltı suyunu on yıllar boyunca temizlemek mümkün olmuyor. Perşembe Yaylası gibi yüksek rakımlı, biyolojik çeşitlilik açısından zengin alanlar bu talana özellikle açık hale getiriliyor. Yayla turizmi, arıcılık, otlak hayvancılığı gibi sürdürülebilir geçim kaynakları bir anda yok oluyor. Yerel halkın geleneksel geçim kaynakları yok edilirken, madenden gelen kısa süreli gelir de bölgeye her hangi bir refah getirmiyor. Maden kapandıktan sonra geriye sadece çukurlar, zehirli atık havuzları ve göç etmiş bir nüfus kalıyor. Kaz Dağları’nda, Cerattepe’de, Akbelen’de yaşananlar bunun canlışahitleri.
Sermaye ve Devlet İlişkisi
En vahim olanı, bu talanda devletin pozisyonudur. Anayasa’nın “Devlet, toprağı, suyu, ormanı, doğal zenginlikleri korumakla yükümlüdür” diyen maddeleri kâğıt üzerinde kalıyor. Maden Kanunu ve ilgili yönetmelikler, çevresel hassasiyetten ziyade yatırımcıyı teşvik etmeye odaklı. Kamu yararı kararları, acele kamulaştırmalar, jandarma zoruyla halkın alanlardan uzak tutulmaktadır.
Sanki ülke, vatandaşların ortak yaşam alanı olmaktan çıkmış; bir avuç yerli ve yabancı sermaye grubunun ayrıcalıklı oyun alanı haline gelmiş. Zeytinlik alanların madenciliğe açılması, orman vasfındaki arazilerin ruhsatlandırılması, yaylaların maden sahası ilan edilmesi, bu zihniyetin somut yansımaları. “Biz madenci sermayedarlarından vize mi alacağız?” sorusu, ironik değil, trajikomik bir gerçeğe işaret ediyor. Bir vatandaşın kendi yaylasına, zeytinliğine, dağındaki mera alanına girmesi için izin belgesi göstermesi gereken bir ülke, hangi vatanseverlik söylemiyle bağdaşır?

Çevre, Gelecek ve Direniş
Vahşi madenciliğin eleştirisi, yalnızca çevrecilerin meselesi değildir. Bu, insanlığın varoluş meselesidir. Toprak bütünlüğü, sadece siyasi haritalardaki çizgilerle değil, o toprakların canlılığını koruyan ekosistemle de ilgilidir. Dağları delik deşik edilmiş, suları zehirlenmiş, ormanları yok edilmiş bir ülkede “bağımsızlık” söylemi boş bir laftan ibaret kalır. Gelecek nesillere miras bırakacağımız şey, betonlaşmış, kirlenmiş ve verimsizleştirilmiş bir coğrafya mı olmalı?
Perşembe Yaylası direnişi, Kaz Dağları’ndaki nöbetler, İkizdere’deki kadınların mücadelesi, Varto’daki nöbet, Akbelen’de köylülerin ağaçlara sarılması, bu ülkenin vicdanının hâlâ attığını gösteriyor. Halk, “Bu memleket bizim” diyor. Sermayenin kısa vadeli kârı uğruna doğanın ve yaşamın feda edilmesine razı gelmiyor. Bilim insanları, ekolojistler, hukukçular ve yerel halkın ortak çabası, vahşi madenciliğin yarattığı tahribatı belgelemeye ve durdurmaya çalışıyor. Ancak bu mücadele, sistematik engellemelerle, gözaltılarla, karalama kampanyalarıyla karşılaşıyor.

Kalkınma Bindiğin Dalı Kesmek, Yaşadığın Doğayı yok etmek Değildir
kalkınma, doğayı yok ederek değil, onunla uyumlu olarak mümkündür. Sürdürülebilir turizm, ekolojik tarım, yenilenebilir enerji yatırımları ve yerel ekonomiyi güçlendiren modeller varken, neden hâlâ 19. yüzyıl yöntemleriyle dağları yutmaya devam ediyoruz?
Perşembe Yaylası’na, Kaz Dağları’na, Muş’un yaylalarına, Artvin ormanlarına, Ege zeytinliklerine sahip çıkmak, bu ülkenin geleceğine sahip çıkmaktır. Vatandaşın kendi toprağına girişinin engellenmediği, maden şirketlerinin değil halkın iradesinin üstün olduğu bir Türkiye mümkün. Bunun için barikatlara değil, akla, bilime ve vicdana ihtiyacımız var.
Bu talan devam ederse geriye ne kalacak? Delik deşik dağlar, zehirli sular, göç etmiş köyler ve “Bir zamanlar burası yaylaydı” diye anlatılan hikâyeler. O hikâyelerin kahramanları hâlâ yaşıyor ve direniyor. Onların sesini duymak, bu ülkenin sahiplerinin kim olduğunu hatırlamak zorundayız: Ne maden şirketleri, ne rant lobileri; bu ülke, halkındır.

Yorumlar (1)
Semra Aksoy
3 gün önce / 16.07.2026Kaleminizin yüreğinizin sesesi gücü var olsun hocam ????????????
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla