Venezuela’dan Şili’ye: Andlar’da ABD hegemonyası ve siyasal mücadele

Latin Amerika, yıllar sonra yeniden, ama bu kez çok daha keskin bir şekilde, radikal sağın geleneksel sağı geride bıraktığı, ılımlı sağın güvenlik politikalarında giderek daha radikal önerilere yöneldiği ve sosyal politikalar izleyen hükümetlerin bile bu eğilimden bağımsız kalamadığı bir döneme tanıklık ediyor. Bu süreçte savunmacı bir pozisyona gerileyen sol siyasetin yeni stratejiler geliştirmesi gerektiği de aşikâr.

Venezuela’dan Şili’ye: Andlar’da ABD hegemonyası ve siyasal mücadele

Bugün, Latin Amerika siyasetinin nabzı kuşkusuz And Bölgesi’nde atıyor. Adını Güney Amerika’nın batı kıyısı boyunca yaklaşık 7 bin kilometre uzanan And Dağları’ndan alan bölge hem seçim siyaseti hem de toplumsal mücadele açısından kritik bir dönemeçten geçiyor.

Pasifik kıyıları boyunca Venezuela’dan Şili’ye uzanan And Bölgesi, bugüne dek çok sert siyasal mücadelelere sahne oldu. Özellikle yerlilerin yoğun olarak yaşadığı Bolivya, Ekvador ve Peru gibi ülkelerde, doğal kaynaklar üzerindeki denetim, madencilik ve hidrokarbon faaliyetlerine dayalı ekstraktivist kalkınma modeli ile bu modele direnen yerli toplulukların özerklik talepleri, siyasal çatışmaların temel eksenini oluşturdu.

Bu nedenle, Andlar’da yaşanan mücadeleler iktidar değişimleriyle sınırlı kalmıyor. Bugün Venezuela’da Maduro rejimine karşı gerçekleşen ABD müdahalesinde, Trump destekli otoriter-güvenlikçi dalganın belirlediği Peru ve Kolombiya seçimlerinde, Bolivya’da ülke geneline yayılan emekçi seferberliğinde ve Şili’de aşırı sağcı Kast hükümetine karşı gelişen kitlesel protestolarda bunu görmek mümkün. Bu bölgedeki siyasal mücadeleler, sermaye ile emek arasında toprağın ve geleceğin nasıl yönetileceğine dair daha derin bir hesaplaşmayı yansıtıyor.

Venezuela’dan Şili’ye: Andlar’da ABD hegemonyası ve siyasal mücadele

And Bölgesi (La Region Andina)

Venezuela’da ABD destekli yeniden yapılanma

Latin Amerika’daki ABD hegemonyasının en görünür olduğu ülke Venezuela. Maduro’nun ABD operasyonuyla görevden uzaklaştırılmasının ardından geçici devlet başkanı olan Delcy RodríguezHugo Chávez döneminden kalan birçok politikayı değiştirmeye başladı.

ABD ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması, siyasi tutukluların serbest bırakılması, petrol sektörünün özel sermayeye açılması ve kabinede kapsamlı değişiklikler yapılması Chavismo içinde büyük tartışma yaratıyor.

Bu değişiklikleri savunanlar, ABD ile çatışmayı sürdürmenin Venezuela’yı daha da zayıflatacağını söylüyor ve ekonomiyi toparlamak için Washington’la iş birliği yapmanın kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Diğer kesim ise bunları Bolivarcı Devrim’in tasfiyesi olarak görüyor ve ABD ile yakın iş birliğinin Venezuela’nın egemenliğini zedelediğini düşünüyor.

Bugün Chavismo’nun ABD ile uzlaşarak iktidarını korumaya çalışan pragmatik bir çizgiyle anti-emperyalist mirası savunan kesimler arasında bölündüğünü söyleyebiliriz. Bu bölünmenin tüm bölge üzerindeki etkilerini görmek gerekiyor.

Bolivarcı rejim, Chávez döneminden itibaren bölgesel bir siyasi proje olarak şekillenmişti. ALBA (Latin Amerika için Bolivarcı İttifak) ile somutlaşan bu proje, ABD hegemonyasına meydan okumayı, bölgesel özerkliği, Güney-Güney iş birliğini ve devlet öncülüğünde kalkınmayı savunuyordu. ALBA’nın bölgesel hegemonya kurma kapasitesi, Chávez’in öldüğü ve petrol fiyatlarının düşmeye başladığı 2013’ten itibaren büyük ölçüde zayıflamaya başladı. Bölgesel entegrasyon süreci de daha parçalı hale geldi. Yine de ALBA’nın anti-emperyalist bir diplomatik platform örneği olarak önemini koruduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla Venezuela’nın yön değiştirmesi, Latin Amerika’daki anti-emperyalist bölgesel entegrasyon fikrinin kurumsal zemininin ardından ideolojik temellerini de sarsacaktır.  Bu da öncelikle Brezilya’daki Lula da Silva ve Meksika’daki Sheinbaum gibi solcu hükümetlerin bölgesel manevra alanını daraltacaktır.

Bununla birlikte, Bolivarcı eksenin çözülmesi, And Bölgesi’nin büyük bir kısmını yeniden ABD’nin ulusal güvenlik stratejisine yaklaştırabilir. Bu da beraberinde uyuşturucuyla mücadelede militarizmin tırmanması, Washington ile güvenlik iş birliklerinin artması, yabancı yatırımların yayılması ve kritik mineraller üzerinde Batı sermayesinin etkisinin güçlenmesi gibi sonuçlar doğurabilir.

Bütün bunlar, Latin Amerika solu açısından da yeni strateji ve örgütlenme pratikleri   geliştirmeyi zorunlu kılıyor. Bu koşullar altında, yerli hareketleri, feminist mücadeleleri, emek örgütlerini ve iklim adaletini kapsayan ortak bölgesel projelerin hayata geçirilmesi ve yatay ittifakların kurulması gerekiyor. 

Venezuela’dan Şili’ye: Andlar’da ABD hegemonyası ve siyasal mücadele

Delcy Rodríguez (sağda), ABD İçişleri Bakanı Doug Burgum ile birlikte. Caracas, 4 Mart 2026

Peru ve Kolombiya’da güvenlikçi sağın yükselişi

And Bölgesi’nde arka arkaya gerçekleşen iki önemli seçimde aşırı sağın zaferi, ABD destekli otoriter-güvenlikçi dalgaya yeni bir ivme kazandırdı. Kolombiya’da Abelardo de la Espriella, oyların yüzde 1’inden daha az bir farkla, yaklaşık 250 bin oyla; Peru’da ise Keiko Fujimori, yalnızca yüzde 0,22’lik, yaklaşık 40 bin oyluk çok küçük bir farkla öne geçti. İki ülkede de solun kıl payı farkla seçimleri kaybetmesi, toplumun kutuplaşmış yapısını gözler önüne serdiği gibi iktidar mücadelesinin de hız kesmeden devam edeceğini gösteriyor.

Yaklaşık bir ay süren itirazların ardından zaferi kesinleşen Fujimori, ilk açıklamalarında Peru’nun “ikiye bölündüğünü” kabul etti ve ülkeyi yeniden birleştirme çağrısı yaptı. Peru’nun artık “düzen ve umut yoluna” gireceğini söyledi. Bu söylem, kampanya boyunca öne çıkardığı sert güvenlik politikalarıyla (mano dura) ve babası Alberto Fujimori döneminin “terörle mücadele” mirasıyla doğrudan bağlantılıydı. Aynı zamanda özel yatırımları teşvik edeceğini ve madencilik başta olmak üzere piyasa dostu ekonomi politikalarını sürdüreceğini açıkladı.

Benzer şekilde, De la Espriella, zaferinin ardından Kolombiya’da “yeni bir dönemin başladığını” söyledi, ulusal birlik çağrısı yaptı ve solculara “toplumsal bir yangın çıkarmaktan kaçınmaları” çağrısında bulundu. Her ne kadar iki lider de “birlik” ve “uzlaşı” gibi kapsayıcı ifadeler kullansa da ulusal birlik çağrısının güçlü devlet, sert güvenlik politikaları, suçla mücadele ve piyasa dostu ekonomi vaadiyle birlikte sunulduğu gözden kaçmamalı. Dolayısıyla Peru ve Kolombiya’da seçim sonrası ortaya çıkan tablo, hükümet değişiminin ötesinde, “düzeni yeniden kurma” iddiası etrafında şekillenen yeni bir muhafazakâr-güvenlikçi yönetim anlayışının meşruiyet kazandığını gösteriyor.

Bu tablo, elbette küresel ideolojik eğilimlerden bağımsız değil. Ancak aşırı sağın yükselişini, kıtada daha önce iktidara gelen sol hükümetlerin temel sorunları çözmekte başarısız kalmasına verilen bölgesel bir tepki olarak da değerlendirmek gerekiyor.

Birçok seçmenin büyük umutlarla desteklediği sol hükümetlerin zamanla “mümkün olana razı olan” (posibilismo) ve teslimiyetçi (resignación) politikalara yöneldiği ve bu durumun da yeni bir siyasal döngünün önünü açtığı yönündeki argümanlara kulak vermekte yarar var. Zira Latin Amerika, 2010’ların sonundaki sağ dalgadan sonra yeniden ama bu kez çok daha keskin bir şekilde, radikal sağın geleneksel sağı geride bıraktığı, ılımlı sağın güvenlik politikalarında giderek daha radikal önerilere yöneldiği ve sosyal politikalar izleyen hükümetlerin bile bu eğilimden bağımsız kalamadığı bir döneme tanıklık ediyor. Bu süreçte savunmacı bir pozisyona gerileyen sol siyasetin yeni stratejiler geliştirmesi gerektiği de aşikâr.

Bu siyasal dönüşümde yerel dinamikler kadar siyaset yapma biçimini kökten değiştiren Trump’ın rolü de elbette son derece belirleyici. Latin Amerika’daki seçim kampanyalarında doğrudan Trump’ın söylemlerini ve tarzını benimseyen siyasetçiler giderek daha fazla karşımıza çıkıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın seçim kampanyalarına doğrudan müdahale ettiği örneklerin başında Arjantin geliyor. Geçen yıl ekim ayında yapılan parlamento seçimlerine hükümeti hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları ve kontrolden çıkan peso nedeniyle ekonomik belirsizlik içinde giren Javier Milei, ABD’nin açıkladığı 20 milyar dolarlık finansal destek paketi sayesinde seçim atmosferini lehine çevirmeyi başarmıştı.

Arjantin’deki gibi bir müdahale söz konusu olmasa da, Trump’ın açık desteği Şili ve Kolombiya seçimlerinde de etkili oldu. Trump, Şili’de José Antonio Kast’ın seçilmesinin ardından “İyi sonuçlar aldık” ifadesini kullanmaktan çekinmedi. Kolombiya seçiminden sonra da yine açıkça “De la Espriella beni arayıp desteğim için teşekkür etti” dedi. Latin Amerikalı sağcıların ABD tarafından desteklenmesi elbette yeni değil. Yeni olan, Trump’ın bunu gizleme gereği duymaması.

Diğer yandan, diğer aşırı sağcıların aksine, Keiko Fujimori’nin Beyaz Saray’ın açık desteğini almadığını belirtmek gerekir. Peru’da en “Trumpçı” aday, ikinci turun eşiğinde kalan iş insanı ve eski Lima Belediye Başkanı Rafael López Aliaga’ydı. Ancak Trump hiçbir adayı açıkça desteklemedi. Peru’nun uyuşturucu kaçakçılığı açısından Kolombiya kadar kritik görülmediği ve bu yüzden Trump’ın Peru seçimlerine doğrudan müdahil olmadığı ileri sürülüyor. Yine de Peru, bölgedeki en güçlü ekonomik nüfuz alanlarından biri ve burada Çin’in yatırımlarını sınırlayacak ve ABD’ye alan açacak bir hükümetin yer alması Trump’ın yeni ulusal güvenlik stratejisi (Donroe Doktrini) açısından önemli. Fujimori’nin de Washington’un beklentileri doğrultusunda adım atması ve Trump’ın bölgedeki güvenlik politikalarını koordine etmek amacıyla oluşturduğu “Amerikalar Kalkanı” (Shield of the Americas) girişimine katılması muhtemel görünüyor.

Venezuela’dan Şili’ye: Andlar’da ABD hegemonyası ve siyasal mücadele

Kolombiya’da devlet başkanı seçilen Abelardo de la Espriella (solda) ve Peru’da devlet başkanı seçilen Keiko Fujimori

Bolivya’da halk ayaklanması, Şili’de kitlesel protestolar

And Bölgesi’nde aşırı sağcıların iktidara geldiği iki ülkedeki direniş, siyasal mücadelenin sadece sandıkta değil, sokakta da yaşandığının göstergesi.  Özellikle Bolivya’daki halk ayaklanması, seçimlerin tek başına krizi çözemediğini, aksine her seçimin yeni bir çatışmanın başlangıcı olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.  

Bolivya’da Mayıs ve Haziran 2026 boyunca süren hükümet karşıtı direniş ve protestolar, 19 Haziran’da hükümetle protestoların kilit aktörlerinden Bolivya İşçi Merkezi (COB) arasında varılan anlaşma ve 20 Haziran’da ilan edilen olağanüstü halin ardından büyük ölçüde durulmuş durumda.

Ülke geneline yayılan protesto ve yol kapatma eylemleri, aslında ülkenin son kırk yılda karşı karşıya kaldığı en ağır ekonomik krizin ve bu krize karşı Ekim 2025’te göreve gelen aşırı sağcı Devlet Başkanı Rodrigo Paz hükümetinin aldığı radikal kararların bir sonucuydu. Direniş şimdilik yatışmış olsa da protestoları körükleyen yüksek enflasyon, yakıt tedariki ve kemer sıkma politikaları gibi ekonomik sorunlar büyük ölçüde varlığını sürdürüyor.

Bununla birlikte, Bolivya’daki isyanın yalnızca ulusal bir hükümet krizi olmadığını, daha derin bir hegemonya mücadelesini yansıttığını da görmek gerekir. Direnişin kaynağında ekonomik sorunlar olsa da asıl krizin mevcut siyasal ve toplumsal düzenin geniş toplumsal kesimler nezdinde meşruiyetini kaybetmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Bugüne kadar Latin Amerika’da sınıf mücadelelerinin en yoğun yaşandığı yerlerden biri olan Bolivya’da yerli hareketler, madenciler, sendikalar ve köylüler arasında kurulan ittifak, sıradan bir hükümet protestosunun ötesinde, toplumsal güçlerin sermaye kesimlerine karşı devrimci bir meydan okuması olarak anlaşılmalı. Zira sokaktaki güç, klasik sendikal hareketten ibaret değil. Yerli özyönetim geleneklerinden beslenen toplumsal örgütlenmelerden söz ediyoruz.

Bu bağlamda, Bolivyalı işçi sınıfı, yerli hareketleri ve köylü örgütleri, her şeyden önce ülkenin siyasi ve ekonomik geleceği üzerinde yeniden söz sahibi olma mücadelesi veriyor. Ancak bu güçlü toplumsal seferberlik, ortak bir siyasi proje etrafında birleşemediği için politik belirsizlik ortamı devam ediyor. 2000’deki Su Savaşları ve 2003’teki Gaz Savaşları, 2005’te Evo Morales’i iktidara taşımıştı. Ancak yirmi yılın ardından Morales’in bizzat kendisi toplumsal hareket içinde kırılmaya yol açtı. Dolayısıyla bugün benzer şekilde, toplumsal hareketin içinden ortak bir alternatifin ortaya çıkması, yirmi yıl öncesine göre çok daha zor görünüyor. Yine de bölgede ABD hegemonyasının iyice konsolide olduğu bu önemli tarihsel dönemeçte, Bolivya’nın ortak bir alternatif siyasal programa ihtiyaç duyduğu kesin.

Venezuela’dan Şili’ye: Andlar’da ABD hegemonyası ve siyasal mücadele

Bolivya’da yol kesme eylemleri

Son olarak, Şili’de kendisini diktatör Pinochet’nin mirasçısı olarak gören Kast iktidarının da kitlesel protestolarla karşılaştığını belirtelim.

Aşırı sağcı lider José Antonio Kast, Aralık 2025’teki seçimleri kazanmasının ardından 11 Mart 2026’da Ulusal Kongre’de yemin ederek resmen devlet başkanlığı görevine başladı. Daha yemin ettiği gün, kongre binasının çevresinde Kast karşıtı sol gruplar toplandı ve göstericilerle güvenlik güçleri arasında arbede yaşandı. Göstericilerin Trump’ın resimlerini yakarak Kast’a tepki göstermeleri elbette manidardı.

Şili’de toplumsal muhalefetin öncüsü olan öğrenci hareketi mart başından bu yana sokaklarda geniş çaplı gösteriler organize ediyor. Kast hükümetinin “kamu maliyesini düzeltme” ve bütçe kesintileri politikası kapsamında eğitim bütçesinde kısıntıya gitme kararı alması, lise ve üniversite öğrencilerini bir kez daha sokağa döktü. Şili Öğrenci Konfederasyonu (CONFECH) öncülüğünde başkent Santiago’da kitlesel protestolar düzenleyen öğrenciler, kamusal eğitim hakkını savunmaya devam ediyor.  

Gösterilerin kısa sürede sadece eğitim bütçesini değil, kemer sıkma politikalarını ve kamu hizmetlerindeki kesintileri hedef alan daha geniş bir protestoya dönüştüğünü ve protestoların sendikalarla diğer toplumsal muhalefet aktörleri tarafından da sahiplenildiğini belirtmek gerek.

Venezuela’dan Şili’ye: Andlar’da ABD hegemonyası ve siyasal mücadele

Şili’de Kast hükümetine karşı yapılan eylemde Nazizm göndermesi

Venezuela’dan Şili’ye uzanan bu toplumsal süreçlerin hepsi, sağ ile sol arasındaki seçim rekabetinin ötesinde, And Bölgesi’nde devletin, doğal kaynakların ve siyasal egemenliğin nasıl şekilleneceğine dair yeni bir hegemonya mücadelesinin farklı tezahürleri olarak görülebilir. Önümüzdeki süreçte, kalkınmanın nasıl tanımlanacağı, doğal kaynakların nasıl yönetileceği ve egemenliğin hangi toplumsal aktörler adına kullanılacağı meseleleri sol mücadelenin ana eksenini belirlemeye devam edecek. 

Kaynak: https://t24.com.tr/yazarlar/esra-akgemci-america-invertida/venezueladan-siliye-andlarda-abd-hegemonyasi-ve-siyasal-mucadele 

T24'e teşekkürlerimizle...

Yayına hazırlayan: cengizhan güngör

Yazar esra akgemci

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış