2026 yılına ABD müdahaleciliğinde yeni bir aşamaya tanıklık ederek başladık. Latin Amerika açısından 2025 yılı da Trump’ın dönüşüyle birlikte baskıların arttığı ve sağın yükseldiği bir seneydi. Yılın son seçimlerinde Şili’de aşırı sağcı José Antonio Kast’ın seçilişi, kuşkusuz önümüzdeki süreçte bölge politikalarını şekillendirecek en önemli dinamiklerden biri olacak.
Kast’ı iktidarı getiren süreci, Şili Austral Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hernán Cuevas Valenzuela ile konuştuk. “Şili’den Türkiye’ye İdeoloji ve Tarihin Sonunda” başlıklı akademik etkinlik için Türkiye’ye gelen Hernán Cuevas, etkinlikten sonra sorularımızı yanıtladı.
Hernán Cuevas’la bu söyleşiyi, kendisinin Türkiye ziyareti sırasında, Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısından önce yapmıştık. Cuevas yine de bu söyleşide ABD’nin müdahaleci politikalarından ve Trump döneminde Monroe Doktrininin yeniden canlandırıldığından bahsetmişti. Venezuela saldırısının ardından kendisine bu defa e-posta yoluyla, saldırı hakkındaki görüşlerini sordum ve onu da söyleşinin sonuna ekledim.
- Merhaba, Hernán. Türkiye’ye hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Şilili bir akademisyen olarak Türkiye’ye dair genel izlenimlerin neler? İlk bakışta, sence Türkiye ile Şili arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar var?
Karşılaştırmalı siyaset ve alan çalışmaları, çoğu zaman ortak tarihsel ve kültürel arka planın meşru bir karşılaştırma yapabilmek için gerekli bir ölçüt olduğunu varsaymıştır. Ancak bu her zaman böyle olmamıştır. Hatırlayalım ki Gabriel Abraham Almond ve Sidney Verba’nın “Sivil Kültür” adlı çalışması, dilsel, dinsel ve kültürel açıdan birbirinden oldukça farklı olan beş toplumu inceleyerek kültürel yönelimleri ele almıştır.
Şili ile Türkiye’nin belirgin kültürel, dinsel ve dilsel farklılıkları var. Ayrıca sosyoekonomik açıdan da çok önemli farklar söz konusu. Şili, OECD ortalamalarına kıyasla yüksek bir eşitsizlik düzeyini sürdürüyor. Gini katsayısı (devletin doğrudan transferleri sonrası) yaklaşık 0,44–0,46 civarında. Türkiye’de ise Gini katsayısı OECD’ye kıyasla görece yüksek ancak Şili’den daha düşük, yaklaşık 0,41–0,43 aralığında. Bununla birlikte, Doğu Anadolu ile batıdaki kentsel-sanayi bölgeleri arasında önemli bölgesel eşitsizlikler bulunduğunu görüyorum.
Yoksulluk açısından bakıldığında, Şili’de gelirle ölçülen yoksulluk 2022’de yaklaşık yüzde 6–7 düzeyinde ancak bu oran pandemi sırasında devletin doğrudan transferleri ve sigortalıların emeklilik fonlarından yaptıkları çekişler nedeniyle ciddi biçimde çarpıtıldı. Çok boyutlu yoksulluk belirgin biçimde daha yüksek ve pandemi sonrasında kayıt dışı çalışma ile kendi hesabına çalışmada artış gözlendi. Türkiye’de ise parasal yoksulluk daha yüksek (ulusal yoksulluk çizgisine göre yaklaşık yüzde 15–20) ve enflasyonla güvencesiz istihdam nedeniyle ekonomik kırılganlık oldukça belirgin.
Şili, başta bakır ve lityum gibi madenler olmak üzere sınırlı sayıda doğal kaynağı ve üzüm, elma, kiraz gibi meyveler, şarap ve somon gibi endüstriyel tarım ürünlerini ihraç eden bir ülke. Türkiye ise bildiğim kadarıyla çok daha geniş bir ürün yelpazesine sahip: tekstil, demir-çelik ve hatta anladığım kadarıyla otomotiv sanayisi gibi önemli imalat sektörleri bulunuyor. Yani ekonomik temelleri açısından da ülkeler oldukça farklı. Demografik olarak Şili’nin nüfusu yaklaşık 19 milyon iken Türkiye’nin nüfusu 80 milyonu aşıyor.
Peki o halde karşılaştırılabilir olan nedir? Bence bazı Türkiyeli meslektaşlar, Şili’nin tam bir demokrasiye doğru uzun geçiş süreci ile protesto ve toplumsal hareketlerin rolü üzerinden, son dönem siyasal süreçlerde belirli paralellikler kurmakla ilgileniyor. Ayrıca, illiberal (liberal olmayan) özellikler taşıyan milliyetçi-popülist yeni sağın verdiği tepkiyi incelemek de ilginç. Türkiye’de buna benzer unsurlar olduğunu düşünüyorum ancak Şili’de yeni Başkan José Antonio Kast’ın seçilmesiyle ortaya çıkan ve küresel aşırı sağ ya da yeni sağ çevrelerle de bağlantılı olan sürecin Türkiye’de benzer bir evrim izleyip izlemeyeceğini henüz bilmiyoruz.

Şili’nin seçilmiş Devlet Başkanı José Antonio Kast, 11 Mart 2026’da görevine başlayacak
- O halde Kast’ı iktidara taşıyan dinamikler hakkında konuşalım. Öncelikle Şili’deki seçim sisteminden söz edebilir miyiz? Okurların daha iyi anlayabilmesi için Şili’deki seçim sisteminin belli başlı özelliklerini açıklayabilir misin?
Şili, başkanlık sistemi ile iki meclisli bir kongreyi ve giderek parçalanan bir parti sistemini bir arada barındırıyor. Başkan mutlak çoğunlukla seçiliyor: İlk turda kimse yüzde 50’yi aşamazsa, ilk iki aday arasında ikinci tur yapılıyor. Bu durum ikinci tur koalisyonlarını teşvik ediyor: İlk turda çok sayıda adayın yarıştığı ve hiçbirinin çok yüksek oy alamadığı bir tablo ortaya çıkıyor, böylece yüzde 25 civarında oy alan adaylar ikinci tura kalabiliyor ve iktidar karşıtı oyları toparlayabildikleri takdirde kazanabiliyorlar.
Bu durum 2021’de Başkan Gabriel Boric’in seçilmesinde yaşandı. Boric, sağın iktidarda kalmasına karşı oy kullanan seçmenlerin zayıf ama belirleyici desteğini, ayrıca eski Başkan Sebastián Piñera’nın ılımlı sağ tabanının bir bölümünü elde etti. Boric, 2011 öğrenci hareketinden geliyordu ve siyasal tabanı feminizm ve çevrecilik gibi toplumsal hareketlerle ilişkiliydi.
Bugün ise siyasal sarkacın ters yönde işlediğine benzer bir tablo görüyoruz: 2021’de ikinci olan adayı öne çıkaran, göç kontrolünü, organize suçla mücadeleyi ve “düzen”i vurgulayan bir aşırı sağ alternatife yönelim söz konusu. 2025’te Kast ikinci turda yüzde 58 ile kazandı, ilk turda ise yaklaşık yüzde 25 oy aldı. Ancak bence 2021’de Boric’in sahip olduğundan daha geniş ve daha sadık bir seçmen tabanına sahip. Zira ilk turda sağ ve aşırı sağ adayların toplam oyu yaklaşık yüzde 60’a ulaşıyordu.
...
- Peki zorunlu oy uygulaması sonucu nasıl etkiledi? Bu uygulamanın sağın seçim zaferini kolaylaştırdığını söylemek mümkün mü?
18 yaşını dolduranlar için otomatik kayıtla birlikte zorunlu oy uygulaması ve bugüne dek fiilen uygulanmamış bir yaptırım, katılımı artırdı ve ortalama seçmen profilini değiştirdi. Başkan Boric’in seçildiği 2021’e kadar oy kullanan seçmen sayısı 7 milyonu biraz aşıyordu. 2022 plebisitinden itibaren ise 12 milyondan fazla yurttaş sandığa gidiyor. Hatırlanacağı üzere bu plebisitte oldukça ilerici ve muhtemelen biraz maksimalist olan anayasa önerisi reddedildi.
Bu yeni seçmen kitlesi genellikle daha az politize olmuş, güvenlik, yaşam maliyeti ve ekonomik istikrar gibi konulara ve bozulma algılarına daha duyarlı seçmenleri içeriyor. Bu durum tanım gereği sağı otomatik olarak avantajlı kılmaz ancak birçok sağ hareketin ve bununla birlikte yeni Şili aşırı sağının başarıyla dile getirdiği, basit, cezalandırıcı ya da elit karşıtı mesajları güçlendirebilir.
“Sağ yanlısı unsurlar” var mı? Sağdan ziyade “statüko” ya da “düzen” yanlısı unsurlardan söz etmek daha doğru: ikinci tur (rakip karşıtı koalisyonlara imkân tanır), zorunlu oy (güvensizlik ikliminde sağın mesajlarını güçlendirebilir) ve nispi temsil (tutarlı ve dönüştürücü projeleri zorlaştırır). Buna kurumlara duyulan güven krizini de eklersek, sert sağ kendisini “netlik” ve “kontrol” olarak sunabilir.
Her hâlükârda, kongrede temsilcilerin seçilme biçimi nedeniyle, güçlü bir destekle seçilmiş olsa bile Kast hükümeti birçok politikasında müzakere etmek zorunda kalacak. Şili’de kongrede milletvekilleri ve senatörler, nispi temsil (D’Hondt) formülüyle çok üyeli seçim çevrelerinden seçilir. Bu, çoğulculuğu temsil etmeye eğilimlidir ancak aynı zamanda parçalanmayı artırır ve uzlaşmaları zorunlu kılar. Bu bağlamda sağ, yasama çoğunluğu olmaksızın başkanlığı kazanabilir. Bu da ya müzakereyle yönetmeyi ya da plebisitler, kararnameler ve güvenlik odaklı gündemlerle kurumları zorlamayı beraberinde getirir.
- Şili’de seçim sürecinde dikkat çeken unsurlardan biri de adayların başkanlık kampanyalarının birinci ve ikinci tur arasında önemli ölçüde değişmesi. İkinci turda Kast’la yarışan komünist aday Jeannette Jara’nın kampanyasında da bunu gördük. Bunu politik açıdan nasıl değerlendiriyorsun?
Diğer siyasal sistemlerde bunun nasıl işlediğini bilmiyorum. Ancak Şili örneğini incelediğimizde, ikinci turun, çok sayıda rekabetçi adayın bulunduğu durumlarda, güçlü bir teşvik yarattığı açıkça görülüyor: ilk tur kısmen bir kimlik mücadelesi, profil çizme, tabanı konsolide etme ve farklılaşma yarışı. Bazen bu, ikinci tura kalmak için yeterlidir.
Buna karşılık ikinci tur bir toplama/eklemleme rekabetidir; heterojen destekleri bir araya getirmeyi ve rakibe karşı “negatif bir çoğunluk” inşa etmeyi amaçlar. Bu nedenle yön değişimleri görülür: söylemsel yumuşama, merkeze dönük jestler ve tematik odağın yeniden ayarlanması.
Bu tablo, seçim danışmanları ve siyasetin pazarlanmasına (marketizasyonuna) dayalı yaklaşımlar için ideal. Siyaset, her senaryoda sonuçları optimize etmeye çalışan stratejilerin oyununa dönüşür. Kamuoyu araştırmalarıyla birlikte rekabet, ardışık bir oyun olarak ele alınır. Böylece öneriler en baştan sağlam olmaktan çıkar, inançlar yumuşar ve pragmatizm aşırı bir düzeye kadar kolaylaşır. Kişisel olarak, inanç ve ideolojiden boşaltılmış bu siyasete oldukça eleştirel yaklaşıyorum.
Sözünü ettiğin durumda (Kast’ın aday Jara’ya karşı kazanmasında) tipik mantık şu: İlk turda sert sağ aday, korku ve cezalandırma duygusuyla harekete geçen seçmenleri yakalamak için güvenlikçi ve göç karşıtı gündemi azami ölçüde vurgular, ikinci turda ise “aşırılık” etiketini etkisizleştirmesi, yönetilebilirlik, “kaossuz düzen” ve ılımlılık ile ekonomik normallik sinyalleri vermesi gerekir.
Buna paralel olarak Jara, tartışmayı “güvenlikleştirmeden arındırmaya” çalışmak zorunda kaldı ki bu açıkçası imkânsızdı. Jara, güvenliği, istihbarat, önlem ve sosyal güvenlik boyutları gibi karmaşık unsurları içeren daha bütüncül bir kamu politikası olarak yeniden çerçevelemeye çalıştı. Ancak rekabet baskısı nedeniyle çoğu zaman o da cezalandırıcı zemine kaymak zorunda kaldı. Korku, desteklerin başlıca seferber edicisiydi ve bu nedenle Jara, kendisine yabancı olan bir alanda rekabet etmeye zorlandı.
Bu durum yakınsamaya yol açar: herkes güvenlikten söz eder ve “sertlik” konusunda daha yüksek inandırıcılığa sahip olan genellikle avantaj sağlar. Bu vakada, avantajlı olan sağcı aday José Antonio Kast.
Buna ek olarak, ikinci tur, “ret koalisyonlarını” da harekete geçirir. Bu bağlamda Jara’nın adaylığına yönelik reddiyeyi besleyen iki olumsuz yük vardı: Birincisi, Jara, Boric hükümetinde bakanlık yapmıştı ve yüksek düzeyde reddedilen bir hükümetin devamı olarak damgalanıyordu. İkincisi, Jara komünistti ve özellikle ileri yaştaki birçok seçmen arasında antikomünizm çok güçlü.
Bu nedenle 2021’de Kast’ın aleyhine işleyen dinamikler, bu kez göreli olarak onun lehine çalıştı. Sonuç, seçmenlerin çoğunluğunun Kast’a derin bir sadakat duymasından ziyade, çoğunluğun ya iktidar değişimiyle daha fazla örtüşen adaya şans vermeyi tercih etmesi ya da Jara’dan daha çok korkmasıyla açıklanabilir.
Anayasal sürecin başarısızlığı sonrası oluşan iklimde, organize suç endişesi, ekonomide dinamizm eksikliği ve işsizlik kaygılarıyla birlikte sağ; düzen, yatırım ve ekonomik büyüme etrafında geniş bir koalisyon kurabildi. Bu koalisyon, ılımlı kesimleri, iş çevrelerini ve endişe duyan halk sınıflarının bir bölümünü içine aldı.

İkinci tura kalan komünist aday Jeannette Jara
…
- Peki Kast, buradan hareketle, El Salvadorlu diktatör Nayib Bukele tarzı “demir yumruk” politikaları uygulayabilir mi?
Üslubu taklit etmeye çalışabilir (suça karşı savaş retoriği, polis gücünün genişletilmesi, cezaların sertleştirilmesi, cezaevi denetimi). Ancak Şili’de daha güçlü kurumsal ve siyasal sınırlar var. Güçler ayrılığı daha sağlam, basın ve sivil toplum aktif ve Kast’ın açık bir çoğunluk elde edemediği bir kongre var.
Bu da El Salvador’da gördüğümü düşündüğüm (paradoksal biçimde demokrasiye en yüksek desteğin olduğu bir dönemle birlikte var olan) “kalıcı olağanüstü hâl”e dayalı bir yönetim modeline kayışı zorlaştırır. Bu durum, seçimsel demokrasi ile güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve sivil haklar gibi liberal ilkeler, güçlü bir sivil toplumun varlığı ve hükümetten farklılaşmış, özerk alanlar arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi gerektirir.
“Demir yumruk” politikalarıyla Latin Amerika’da popüler olan Diktatör Nayib Bukele
- Bahsettiğin bir diğer unsur, anayasal sürecin başarısızlığıydı. Bu başarısızlığı Kast’ı iktidara taşıyan en temel faktörlerden biri olarak değerlendirebilir miyiz?
İlk ve doğrudan yanıt, kesin bir evet olur. Anayasal değişimin iki kez başarısızlığa uğraması, Kast’a doğru yönelişi anlamak için makul bir faktör çünkü bu durum kurumsal bir dönüşüm yolunu kapattı ve siyasal ve anayasal bir “tükenmişlik” duygusunu yerleştirdi.
2019’daki toplumsal patlamanın ardından Şili’nin birbirinden çok farklı iki anayasa önerisini reddettiğini hatırlamalıyız. 2022’deki ilk taslak oldukça ilericiydi. Çokkültürcü, ekolojik ve feminist özellikler taşıyor, nöroçeşitliliğin tanınması, doğanın hakları ve sosyoekonomik hakların derinleştirilmesi gibi yenilikler içeriyordu.
Bu ilerici taslak, belirli grup ve hareketlerin birçok talebini yansıtan, oldukça uzun ve ayrıntılı bir metindi ve genellikle bir anayasanın düzenlemesi beklenen temel demokratik “oyun kurallarının” çok ötesine geçiyordu. Taşıdığı tikelcilik ve maksimalizm, onu yalnızca muhafazakârların değil, liberallerin ve birçok ılımlının da eleştirilerine açık hale getirdi ve onaylanmasını zorlaştırdı. Seçmenlerin yüzde 62’si tarafından reddedildi.
2023’teki ikinci anayasa süreci ise çok daha gelenekseldi. Kimlik karşıtı, tikelcilik karşıtı, milliyetçi ve üniter özellikler taşıyordu. Bu da çoğunlukla reddedildi. Her iki durumda da hem soldan hem sağdan gelen bir reddiye söz konusu oldu ve bu durum, 2019’da “toplumsal patlama” (estallido social) olarak adlandırılan süreçle açılan döngüye kurumsal ve sembolik bir çıkış yolu bulunmasını engelledi.
Bununla birlikte, bu iki reddin eşdeğer olmadığını kabul etmeliyiz. İlki çok daha derin ve kapsamlı bir reddi. 2019 sonrasında birçok insan ülkeyi yeni bir anayasa aracılığıyla “yeniden kurmak” istedi, ancak sürecin kendisi, çoğunluk tarafından ulusal kimliğe yönelik bir tehdit ve bir belirsizlik olarak da algılandı. Bu enerji yeni bir anayasal metne dönüşmeyince, güvenlik ve “düzen” siyasetine alan açıldı. Böylece eksen, haklar ve dönüşüm fikrinden güvenlik ve kontrole kaydı.
Bu anlamda anayasal başarısızlık Kast’ın zaferine mekanik olarak yol açmadı ancak çatışmanın kurumsal yoldan kapanacağı vaadinin buharlaştığı bir kültürel iklime katkıda bulundu. Son seçimde seçmenler, herkes için eşit hakların teyidinden ziyade cezalandırıcı kesinlikleri, muhafazakârlığı, meritokrasiyi ve ekonomik büyümenin koşulu olarak toplumsal düzeni ödüllendirdi.
- 2019’u biraz daha detaylı konuşalım ancak öncesinde şunu sormak istiyorum. Şili, Türkiye gibi, askerî darbe döneminde hazırlanmış bir anayasayı kullanmaya devam ediyor. Kimilerine göre reforme edildikleri için bu anayasalar artık “darbe anayasaları” değiller. Bugüne kadar yapılan reformlara rağmen 1980 Anayasası’nın değişmeyen özellikleri neler?
Şili’nin, kökeni 1973 sivil-askerî darbesine dayanan ve diktatörlük döneminde hazırlanmış 1980 Anayasası’nı kullanmaya devam ettiği ifadesi, başlangıç açısından doğru ancak içerik bakımından eksik çünkü söz konusu Anayasa defalarca reformdan geçirildi. 1989’da ilk reform dalgası, 2005’te ise çok önemli ikinci bir reform paketi yapıldı.
Daha yakın dönemde ise anayasa plebisitlerinden hemen önce merkez ve merkez sağ siyasetçiler tarafından anayasa değişikliği usulüne ilişkin bir reform gerçekleştirildi. Bu değişiklik, anayasa reformu prosedürlerini esnetti. Artık anayasal değişimi kısmi bir süreç olarak ele almak mümkün.
Bununla birlikte, 1980 Anayasası’nın özgün izini koruyan bazı özellikler varlığını sürdürüyor:
...
- Yeni anayasa, 2019’daki toplumsal patlamada (estallido social) öne çıkan en temel talepti. 2019, Şili siyasetinde nasıl bir iz bıraktı, toplumsal patlamanın etkisi hâlâ geçerli mi?
2019’daki toplumsal patlama bir “iz” olarak hâlâ geçerliliğini koruyor: kamusal dili değiştirdi (onur, suistimaller, eşitsizlik), gündemleri dönüştürdü (emeklilikler, polis, ücretler, sağlık) ve halkın ani biçimde sahneye çıkabilme kapasitesine dair duygusal bir hafıza bıraktı.
Ancak aynı zamanda toplumsal bir yorgunluk da yarattı: şiddet travması, kutuplaşma ve düzene yönelebilen bir “normallik” talebi. Anayasal sürecin iki kez reddedilmesi, birçok kişi için döngünün hayal kırıklığıyla kapanması anlamına geldi: yeni bir toplumsal sözleşme kurumsallaştırılamadı ve seçmenin bir bölümü enerjisini güvenliğe yöneltti.
...
- Peki Kast hükümeti yeni bir toplumsal patlamaya yol açabilir mi? Sonuçta sağcı Piñera her iktidara geldiğinde kitlesel protestolar yaşandı: 2011’deki Şili Kışı ve 2019’daki toplumsal patlama. Kast iktidarı da benzer bir süreci tetikleyebilir mi?
Mümkün, ancak otomatik değil. Bir patlama, maddi mağduriyetlerin (enflasyon, işsizlik, borçluluk), durağan bir ekonominin, sembolik bir tetikleyicinin, adaletsizlik algısının ve eşgüdüm sağlayabilen seferberlik ağlarının birleşimini gerektirir.
Cezalandırıcı bir yönelim (sertlik politikaları, protestonun kriminalize edilmesi), paradoksal biçimde polis suistimalleri yaşanırsa ya da haklarda gerileme algısı oluşursa, çatışmayı artırabilir.
Öte yandan bir kontrol stratejisi protestoyu bastırabilir ya da onu daha yerel ve sektörel biçimlere kaydırabilir. Kast, güvenliği önceliklendiriyor ve suçun yoğun olduğu bölgelerin askerîleştirilmesi ile sert göç politikaları gibi önlemler öneriyor. Ancak Kast, bölünmüş bir kongre ile karşı karşıya kalacak, bu da yapısal reformları sınırlayabilir. Hükümeti güvenlikte hızlı sonuçlar üretemezse (ya da göstergeler kötüleşirse), hayal kırıklığı yeniden ortaya çıkabilir. Buna ek olarak, sosyal harcamalarda kesintilere gider ve güvencesizliği artırırsa, sosyoekonomik hoşnutsuzluk siyasal öfkeyle yeniden birleşebilir.
Özetle: 2019’daki patlama aynı biçimde geri dönemez. Ancak sıkça söylendiği gibi, tarih kendini tekrar etmez, kafiye yapar. Yani tarih benzerlikler gösterebilir. Fakat bağlam artık çok değişmiştir. Yeni bir protesto dalgasının olasılığı her zaman mevcut olsa da bunun gerçekleşmesi için durağan bir ekonomi, hükümetin meşruiyet kaybı, baskı ve suistimaller ile ortaya çıkan çatışmaları ele alabilecek kurumsal kanalların yokluğu gibi unsurların aynı anda hizalanması gerekir.
- Şili’de çok güçlü bir öğrenci hareketi var. Toplumsal patlamanın itici gücü de gençlerdi. Öğrenci hareketi, Şilili gençliğin siyasal kimliklerini şekillendiren bir unsur olmayı sürdürüyor mu? Yoksa Kast’a oy verenler arasında gençler de var mı?
Şili gerçekten de 2011’deki güçlü öğrenci hareketiyle tanınan bir ülke. Bu hareket, toplumsal adalet söylemlerinin ve liderliklerin filizlendiği bir alan oldu. Mevcut Boric hükümeti de büyük ölçüde bu hareketten çıktı.
Ancak bugün öğrenci hareketinin “tüm gençliği örgütleme” kapasitesi, birkaç nedenle daha sınırlı. Bunlar arasında, 2019’daki toplumsal patlamanın ardından yaşanan siyasal döngü değişimi sayılabilir. Bu süreçte enerjinin bir kısmı, toprakların savunulması, feminizmler, çevrecilikler ve yerel talepler gibi başlıklardan güvenlik, ekonomik büyüme ve istihdam taleplerine kaydı. Buna ek olarak, anayasal değişim sürecinin iki kez reddedilmesinin ardından dönüşüm vaadinin yıpranması söz konusu.
Elbette Kast’a oy veren gençler var ve bu şaşırtıcı olmamalı. Gençlik tek tip değildir, sınıf, mekân, din, cinsiyet, istihdam beklentileri ve güvensizlik deneyimi gibi eksenler boyunca bölünür. Şiddetin, uyuşturucu ticaretinin ya da gündelik korkunun daha görünür olduğu mahalle ve kentlerde, bir genç yapısal reformlardan ziyade düzene öncelik verebilir.
Ayrıca küresel sağ dijital kültürlerden (anti-“woke”, anti-feminizm, katı meritokrasi) etkilenen ve sosyal ağlar üzerinden dolaşıma girerek siyasal kimlikleri yeniden şekillendiren bir gençlik dilimi de var. Kast’ın partisi olan Cumhuriyetçi Parti, son seçimlerde görece genç adayları en fazla gösteren partilerden biri oldu.
Buna rağmen, 2011 hareketinin mirasçısı olan öğrenci hareketi hâlâ kadrolar, yorumlayıcı çerçeveler ve protesto repertuarları üreten bir aktör. Seçimleri doğrudan belirlemese de toplumsal “ortak duyuları” şekillendirebilir: sosyal haklar, neoliberalizm eleştirisi, hafıza ve insan hakları gibi.
Kritik nokta şu ki, öğrenci hareketi, günümüzde, 2011’e kıyasla daha güçlü olan başka “kimlik üreticileriyle” rekabet ediyor: dijital platformları ustalıkla kullanan yeni sağ ve aşırı sağ partiler, korku odaklı duygusal ekonomiler (güvenlik) ve güvencesiz bir işgücü piyasasındaki “bireysel çaba” anlatıları. Bu nedenle, soldan mobilize olmuş bir gençlik ile düzene, milliyetçiliğe ve muhafazakârlığa çekilen başka bir gençlik kesimi yan yana var olabiliyor.

2011-2013 arasında geniş kitleleri mobilize eden öğrenci hareketi
- Kast, belli ki diğer otoriter popülist liderler gibi korkuyu mobilize ederek geniş kitlelere hitap edebiliyor. Bu açıdan Bolsonaro ve Trump ile kıyaslandığında Kast nasıl bir lider?
Bolsonaro ve Trump ile karşılaştırmak, ideolojik yakınlıkları nedeniyle cazip: ilerlemecilik karşıtlığı, suçla mücadelede “demir yumruk” politikası, kültür savaşı. Ancak tarz ve siyasal kariyer açısından önemli farklar var.
Trump, iş dünyası–medya kökenli, partiyle araçsal bir ilişki kuran “personalist” (tek adam odaklı) bir lider. Bolsonaro, çatışmacı ve askerî tonlu bir üsluba sahip bir “outsider”. Kast ise tam bir siyasetçi, 1990’lardan bu yana siyaset yapıyor, on beş yılı aşkın süre parlamenterlik yaptı ve cumhurbaşkanlığına aday oldu.
Kast, Hukuk Fakültesi’nde okuduğu Şili Pontifical Katolik Üniversitesi’ndeki gremialismo (loncacılık/meslekçilik) hareketinin bir mirasçısı. Kast burada, daha önce bahsettiğim, Pinochet diktatörlüğü döneminde hazırlanan ve hâlâ yürürlükte olan 1980 Anayasası’nın muhtemelen en etkili ismi olan hareketin ideoloğu Jaime Guzmán ile tanıştı. Kast’ın içinde yetiştiği üniversite hareketi olan gremialismo, gelenekçi, muhafazakâr, milliyetçi ve aynı zamanda serbest piyasa politikalarının savunucusu olan, otoriteye güçlü bir bağlılık duyan bir grup.
Kast, her ne kadar gremialismo ile bağlantılı ana parti damarından, Bağımsız Demokratik Birlik’ten (UDI) ayrılıp kendi partisini (Cumhuriyetçi Parti’yi) kurmuş olsa da gremialismo’nun kurucu değerlerine oldukça tutarlı biçimde bağlı kaldı. Dolayısıyla karşımızda siyasetin dışından gelen bir figür yok.
Bu nedenle Kast, Şili sağının geleneklerine, muhafazakâr bir Katolikliğe ve Pinochet döneminin “düzenine” duyulan hayranlığa dayanan, daha “kurumsal” bir estetiğe ve muhafazakâr bir ahlaki düzene sahip biri olarak sunulmaktadır. Bu, onu otomatik olarak “daha az demokratik” ya da “daha demokratik” yapmaz, yalnızca stratejisinin daha kurumsal ve yasal olabileceğine işaret eder: değişimi yasama yoluyla ve idari yollarla zorlamak ve siyasal sistemi ya da partileri (Trump’ın Cumhuriyetçi Parti içinde yaptığı gibi) mutlaka havaya uçurmadan kurumlar üzerinde baskı kurmak.
- Babasının Nazi geçmişi, Kast’ı diğerlerine kıyasla daha ideolojik bir figür haline getiriyor mu?
...

Salvador Allende, Şili darbesinin 50. yıldönümünde Başkanlık Sarayı La Moneda’da anılıyor (11 Eylül 2023, Santiago)
- Sence Kast’ın seçilmesi, bundan sonra Latin Amerika’daki bölgesel siyaseti nasıl etkileyecek? Sağ, yükselişini sürdürecek mi?
Son yıllarda bölgedeki birçok ülkede seçim sonuçları sarkaç benzeri bir dinamik izledi. İç faktörler son derece belirleyici ve benim izlenimim, muhalefetlerin kazandığı bu sarkaç dinamiğinin, bölgedeki önümüzdeki seçim süreçlerinde de baskın olmaya devam edeceği yönünde.
Başkanlık sistemlerinde, seçilmiş başkanlar kongrede çoğunluğu elde edemezlerse genellikle etkisiz hükümetler yürütürler. Bu durum bir hayal kırıklığı sarmalına yol açar, hükümetlerin popülaritesinin hızla düşmesini ve muhalefetin, hatta bazen “outsider” adaylıkların güçlenmesini kolaylaştırır. Ancak şimdi bu tabloyu etkileyebilecek yeni bir faktörümüz var.
...
Bölgede, eski Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırmayı andıran yeni bir stratejinin de duyurulduğu görülüyor. Trump’ın danışmanları ve iktidar çevresinin uluslararası politikası bence önemli bir etken olabilir. Bunu söylüyorum çünkü bu stratejinin “arkasındaki beynin” Trump olduğuna değil, onun yalnızca bu stratejinin uygulayıcısı olduğuna inanıyorum.
Bununla birlikte, bölgenin en önemli iki ülkesi olan Meksika ve Brezilya’nın Trump’ın politikasına mesafeli kaldığı da doğru. Hatta Brezilya meydan okuyan bir tutum sergiledi ve Trump çevresine bölgede en yakın siyasetçilerden biri olan eski Başkan Jair Bolsonaro’yu hapse attı.
Öte yandan Çin, Venezuela istisnası dışında, bölge siyasetine doğrudan müdahil olmadı ancak altyapı yatırımları yapıyor ve krediler sağlıyor. Bazıları Çin’in bazı kampanyaları da desteklediğini iddia etse de buna dair kanıt yok ve Çin’in dış politikası bölgede Başkan Trump’ınkine kıyasla çok daha ihtiyatlı.
Trump, Latin Amerika’yı ABD’nin doğal etki alanı haline getirmekte kararlı görünüyor ancak bölgede azımsanmayacak Çin çıkarlarıyla (madencilik, enerji sektörü, denizcilik ve limanlar, genel olarak lojistik ve büyük altyapı projeleri gibi alanlarda) müzakere etmek ya da karşı karşıya gelmek zorunda kalacak.
….
- Verdiğin detaylı yanıtlar için çok teşekkür ederim. Son olarak şunu sormak istiyorum. Şili, diktatör Pinochet’yi referandum yoluyla görevden almayı başarmış bir ülke. Sence Şili, diktatörlerin seçim siyaseti yoluyla devrilebileceğine dair ilham verici bir örnek olarak görülebilir mi?
Şili, bazı nüanslarıyla birlikte ilham verici bir örnek olabilir. 1988 plebisiti, otoriter bir rejimin, toplumsal seferberliği, gözlemi, yerel örgütlenmeyi ve çoğunluklar yaratabilen demokratik-ahlaki bir anlatıyı birleştiren birleşik bir seçim stratejisiyle meydan okunabileceğini gösterdi. Bu deneyim bazı dersler sunuyor:
(1) Muhalefet geniş bir “biz” duygusu inşa etmelidir;
(2) Seçim yolu, asgari rekabet koşullarını gerektirir (kayıt, denetim, belli bir açıklık);
(3) Sandık zaferi son değil, karmaşık bir geçiş sürecinin başlangıcıdır.
Bununla birlikte, nüanslar önemli: Pinochet, seçim sonucunu hem iç hem de dış baskıların olduğu bir bağlamda ve bizzat rejimin kendi kurumsal tasarımının plebisit yoluyla bir açık kapı bırakması nedeniyle kabul etti.
Ayrıca Şili’deki geçiş sürecinin “otoriter kalıntıları” ve ağır bedelleri oldu: askerî özerklikler, kısmi cezasızlık, anayasal kurallarla güvence altına alınmış bir ekonomik model vb. Bu da “seçimle devirmek” ile otoriter mirası hızla tasfiye etmek arasında fark olduğunu gösterir.
Öte yandan, günümüzdeki otoriter rejimlerin seçim pratikleriyle arası eskisi kadar çatışmalı değil. Halkın oy verme hakkını tümden inkâr etmeden, illiberal uygulamalarla iktidarı tekelleştirme yönünde ilerlemeyi başarıyorlar.
Genel bir örnek olarak Şili, muhalefet stratejik birlik sağlayabildiğinde, özgür oy savunusunu örgütleyebildiğinde, şiddet içermeyen bir disipline sadık kaldığında ve değişimden çekinen kesimler için inandırıcı bir siyasal alternatif sunabildiğinde, otoriter rejimlerin yenilmez olmadığını gösteriyor.
Ancak Şili örneği, aynı zamanda, seçim yoluyla demokratikleşmenin müzakere yoluyla gerçekleştiği uyarısını da yapıyor: bu süreç çoğu zaman otoriter güçlerle pazarlıkları ve onlara bazı güvenceler sağlayan süreklilikleri içeriyor.
Dolayısıyla meydan okuma iki katmanlı: önce kazanmak, sonra da fiilen demokratikleştirmek (kurumlar, insan hakları, adalet, medya, güvenlik güçleri). Başka bir deyişle: evet, Şili deneyimi, ilham verici ama romantik değil. Bu, mümkün bir yol, kestirme bir yol değil.
* * *
- Hernán, yeniden merhaba. Seninle yaptığımız söyleşiden çok kısa bir süre sonra ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı. Söyleşimiz yayımlanmadan önce sana bu konudaki görüşlerini sormak istedim. Sen aslında söyleşide Trump döneminde Monroe Doktrininin yeniden canlandırılmasına ilişkin stratejiden bahsetmiştin. Bu saldırı seni şaşırttı mı? Bundan sonra neler beklemeliyiz?
ABD’nin Venezuela’daki eylemi beni hem şaşırttı hem de aynı zamanda teyit etti. Şaşırttı çünkü Maduro’nun New York’a götürülmesi -buna yumuşatılarak götürülme (extracción) deniyor ama muhtemelen “yasa dışı sınır ötesi gözaltı” tanımı daha doğru- gerçekleşeceği öngörülebilir bir eylem değildi.
Bu durum bizi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemdeki uluslararası hukukun ve çok taraflılık kurumsallığının nasıl işlediğini yeniden değerlendirmeye sevk ediyor. Muhtemelen realist sezgi şu noktada haklıydı: bu uygarlaştırıcı ve demokratikleştirici içerikli kurumsal ve söylemsel mekanizma, aslında her zaman uluslararası sistem üzerinde gerçek tehdit gücüne sahip uluslararası aktörlerin bir kabulü olan uluslararası bir anlaşmaya dayanıyordu. Onlar bu kurumsal ve yasal kuralları kabul ettikleri sürece, uluslararası hukuk ve BM, bir ideal olmanın ötesinde gerçek bir düzenleyici değere sahip olabilirdi.
Ancak belirli aralıklarla, bu kurumsallığın kırılganlığını bize hatırlatan eylemler oluyordu. Bu durum İsrail’in Filistin topraklarında BM kararlarına aykırı hareket ettiği her seferinde, 1989’da ABD’nin Panama’yı işgalinde, Çin hükümetinin Tibet ve Çin’in diğer iç bölgelerindeki azınlıklara yönelik eylemlerinde, Kuzey Kore’nin nükleer tatbikatlarında, Rusya’nın Kırım’ı ve ardından Doğu Ukrayna topraklarını işgalinde veya bizzat Maduro’nun (son seçim sonuçlarının gerçek hesabını vermekten kaçınmak da dahil olmak üzere) BM’nin misillemelerini ve eleştirilerini göz ardı ettiği her seferinde yaşandı.
Bugün, uluslararası sistemin kurumlarının sadece üyeler onlara inandığı ve onları sürdürmenin uygunluğuna ikna olduğu sürece var olan kırılganlığı daha belirgin hale geldi. Uluslararası hukuk ve onun yol açtığı kurumsallık, üye devletlerin ve özellikle de güçlerin anlaşmalarıyla ayakta duruyor. Bu, her zaman icrasını zorunlu kılan dışsal ve tarafsız bir üçüncü tarafın bulunduğu bir sözleşme gibi değil. Ve güçlü bir devlet, özellikle de ABD veya Rusya gibi askerî bir güç, bu kuralları çıkarları için uygunsuz bulduğu gerekçesiyle açıkça bunların dışında olduğunu ilan ettiğinde, geri kalan güçlerin bunlara bağlı kalmaya devam etmesini istemek çok zor. Şunu açıkça görmek gerekir ki, ABD gibi bir güç için uluslararası hukuk kurallarına, uluslararası kurumsallığa ve çok taraflılığa bağlı kalmak bir “kendi kendini sınırlama” (self-restraint) eylemidir.
Öte yandan, bu belirsiz bir süreç. Zira ABD’nin Venezuela üzerindeki petrol zenginliğiyle bağlantılı kendi çıkarlarını kabul etmekle birlikte, diktatörlükle yönetilen bir hükümetin sona ermesi gibi bir dayanağı olan meşrulaştırıcı söylemlerin kullanımı da söz konusu. Mesele şu ki, Trump artık demokratikleşmeden değil, Venezuela’da ABD çıkarları için daha elverişli bir düzenin yeniden inşasından bahsediyor. Bu durum bize şu gibi birçok soru bırakıyor: Bugün bir diktatörü devirme hakkına kim sahip olabilir?
Muhalefet ve muhtemelen Venezuela halkının çoğunluğu, protestolarda, sandıkta, sosyal ve siyasi örgütlenmelerde çok çeşitli şekillerde uzun süredir kendini ifade etmişti. Ancak baskı, sürgün, zulüm ve giderek daha belirginleşen bir otoriterliğin güçlenmesinden başka bir sonuç alınamamıştı. Yani bu, halk egemenliğinin bir reddiydi. Fakat diğer yandan, diktatörü devirme hakkını kendinde gören kişi, bunu aynı zamanda yabancı bir devletin kendi toprakları üzerindeki egemenliğini reddederek yaptı. Durum, egemenlik teorisinin her iki boyutu açısından da içler acısı bir halde.
Böylece, aslında hiçbir zaman sandığımız kadar uzak olmadığımız, sömürgeci siyasete geri dönme riski ortaya çıkıyor. Bu, kaynakların gasp edilmesi, kimin yönetemeyeceğine ve kimin yönetmeye yetkili kılındığına dair genel bir belirleme içeren siyasi bir eylem. Ancak bu yetki, bu Trump hükümetinin Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin “Batı Yarımküre” olarak adlandırdığı ve eski Monroe Doktrininin yeniden canlandırılmasına atıfta bulunduğu nüfuz alanını kontrol eden gücün vesayeti altında. Bu durum sadece “dolar diplomasisine” değil, o unutulmuş “savaş gemisi diplomasisine” (gunship diplomacy/gambot diplomasisi) geri dönmek anlamına gelebilir.
Bununla birlikte, Trump’ın siyasetinde birkaç risk olduğuna inanıyorum. Şu an bunları net bir şekilde görmüyoruz çünkü hepimiz (başta ABD hükümeti olmak üzere) askerî ve istihbarat eyleminin sinematografik başarısı karşısında şaşkınlık içindeyiz. Ancak şimdi asıl sorunlar gelecek: Venezuela’nın yeni hükümetine Tahran, Moskova, Havana ve özellikle Pekin ile tüm bağlarını kesmesi nasıl dayatılacak? Ardından petrol endüstrisinin nasıl yeniden canlandırılacağı ve gerekli yeniden yatırımın nasıl motive edileceği sorusu gelecek. Mevcut ham petrol fiyatlarıyla söz konusu yatırımların kârlı olup olmayacağı henüz bilinmiyor. Bunların hangi vadede yapılacağını da bilmiyoruz. Venezuela’ya çok sayıda kredi veren ve ülkede birçok yatırımı olan Çin’in çıkarları bu bağlamda nasıl ele alınacak? Geçmişte Venezuela petrol endüstrisinin refahına ortak olmuş ABD’nin eski müttefiklerinin çıkarlarının katılımına kapılar kapatılacak mı?
Büyük bir maliyet veya muhalefetle karşılaşmadan başarıya ulaşmış olan ABD, halihazırda görülen saldırgan uluslararası eylemlerini durduracak mı? Tarih gösteriyor ki, bu gerçekleşmediğinde, büyük güçlerin liderlerinin güçlerini ve denetimlerini yeni, gözü kara hamlelerle artırma cazibesini dizginlemek zorlaşıyor.
Görüldüğü gibi, bugün cevaptan çok sorumuz var. Latin Amerika’nın geri kalanı hakkında ise (hali hazırda BRICS ile yakından ilişkili olan ve uluslararası düzeyde önemli bir özgül ağırlığa sahip Brezilya istisnası dışında) ABD’nin kendi nüfuz alanında giderek bir “zorba devlet” (bully state) gibi davranabileceği bu yeni senaryo karşısında, bu parçalanmış ve bölünmüş uluslar topluluğunun ne yapabileceğini görmek zor.
Yazının tamamı için: https://t24.com.tr/yazarlar/esra-akgemci-america-invertida/silili-akademisyen-hernn-cuevas-ile-soylesi-sili-ilham-verici-bir-ornek-olabilir
Söyleşi-yazar: Esra Akgemci
Hernán Cuevas Valenzuela kimdir: Birleşik Krallık’taki Essex Üniversitesi’nde “İdeoloji ve Söylem Analizi” alanında doktora yaptı. Halen Şili Austral Üniversitesi’nde doçent doktor olarak görev yapıyor ve “Kamu Politikaları ve Bölgesel Kalkınma” adlı doktora programını yürütüyor. Başlıca araştırma alanları: demokratikleşme, vatandaşlık ve lojistik, liman modernizasyonu bağlamında kalkınma politikaları.
T24'e teşekkürler...
Yayına hazırlayan: cengizhan güngör
Yorumlar (0)