Darbeden Gazi’ye, İnce Uzun Bir Yol
12 Mart 1971 askeri muhtırası, Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran karanlık bir dönemin kapısını araladı. Bu muhtıra, sol sosyalist hareketlere karşı sistematik bir baskı dalgasını tetikledi; sosyalist örgütler kapatıldı, liderleri tutuklandı. Devrimci gençlik liderleri tutuklandı, işkence gördü, öldürüldü ve idam edildi. Ülke, adım adım 12 Eylül darbesine doğru sürüklenirken, darbeci zihniyetin yarattığı terör atmosferi her yanı sardı. ABD destekli kontrgerilla eğitimli ülkücü komandolar, bu süreçte kritik rol oynadı. Maraş, Sivas ve Çorum, 1 Mayıs katliamları gibi olaylarda başta işçiler olmak üzere, Alevi ve Kürt topluluklar hedef alındı; Bahçelievler, Balgat ve İnciraltı gibi sayısız saldırı ise demokrat gençleri vurdu. Bu katliamlar, devlet içindeki karanlık odaklarca organize edilmesine rağmen, resmi propaganda tarafından “sağ-sol çatışması” olarak lanse edildi. Halkın can güvenliği ortadan kalkarken, toplum korku ve kaosun pençesine düştü.
Bu dönem, ekonomik ve siyasi dönüşümlerle de iç içe geçti. 24 Ocak 1980 kararları, Türkiye’yi küresel sermayeyle entegre etme yolunda atılan ilk adım oldu; neoliberal politikalarla ülkenin kaynakları uluslararası piyasalara açıldı. Ardından gelen 12 Eylül darbesi, bu entegrasyonu pekiştirdi ve adeta cehennemin kapılarını ardına kadar açtı. Darbe sonrası dönemde sendikalar ezildi, basın susturuldu, binlerce insan hapsedildi veya kaybedildi. Bu süreç, Türkiye’nin demokratik yapısını kökten sarsarken, otoriter bir rejimin temellerini attı.
Yirmi yılı aşkın AKP iktidarı ise, bu parantezin içinde bir virgül gibi yer alıyor. Darbe mirasının üzerine inşa edilen bir yapı olarak, geçmişin yaralarını kapatmak yerine, onları derinleştirerek sürdürmektedir. Ekonomik liberalleşme devam ederken, toplumsal kutuplaşma ve baskılar yeni formlarda sürdü. Bugün hala kapanmayan o cehennem kapıları, Türkiye’nin geleceğini gölgeliyor; demokrasi mücadelesi ise bu karanlık mirasla yüzleşmekten geçiyor. Tarih, unutuldukça tekrar eder; 1971’den 1980’e oradan günümüze uzanan bu zincir, bugünün siyasetini anlamak için vazgeçilmez bir anahtar sunuyor.

Gazi Katliamı
Türkiye’nin yakın tarihinin en karanlık sayfalarından diğer biride , 12 Mart 1995’te İstanbul’un Sultangazi ilçesine bağlı Gazi Mahallesi’nde yazıldı. Bu tarih, sadece 1971 askeri darbesinin yıldönümü değildi; aynı zamanda, Alevi yurttaşların yoğunlukta yaşadığı bir mahallede başlayan ve cezasızlıkla sonuçlanan bir katliamın başlangıcıydı. Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarının izlerini taşıyan bu olay, devletin derin yapılarındaki provokasyonları ve toplumsal yaraları bir kez daha gün yüzüne çıkardı. 22 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin yaralandığı bu katliam, sadece bir şiddet eylemi değil, aynı zamanda sistematik bir görmezden gelmenin simgesi haline geldi. Aradan geçen 31 yıla rağmen, cellatlar hâlâ cezasız, yaralar hâlâ açık.
Olaylar, 12 Mart akşamı saat 20:30 civarında başladı. Kimliği belirsiz kişiler, gasp ettikleri bir taksiyle mahallenin en işlek caddesi olan İsmetpaşa Caddesi’ne girdi. Hedefleri, Alevi yurttaşların sıkça uğradığı Öntaş, Yavuz, Dostlar kahvehaneleri ve Sarıoğlu Pastanesi’ydi. Otomatik silahlarla taranan mekanlarda mermiler havada uçuştu. 76 yaşındaki Alevi dedesi Halil Kaya, olay yerinde hayatını kaybetti; beşi ağır olmak üzere 25 kişi yaralandı. Saldırganlar, taksi şoförünü de öldürüp aracı ateşe vererek kaçtı. Bu saldırı, rastgele bir şiddet eylemi gibi görünmüyordu; aksine, Alevi topluluğunu hedef alan planlı bir provokasyondu. Mahalle sakinleri, olayın şokuyla sokaklara döküldü. Gazi Karakolu’na doğru yürüyen kalabalık, saldırganların yakalanmasını talep ediyordu. Ancak, bekledikleri adalet yerine, polis müdahalesiyle karşılaştılar. Gece yarısına doğru, Cemevi önünde toplanan gruba panzerlerden ateş açıldı. Mehmet Gündüz, başından vurularak öldü. Bu ölüm, öfkeyi daha da körükledi ve protestoları büyüttü.
Ertesi gün, 13 Mart, mahallede gerilim zirveye ulaştı. Cenazeler hala teslim edilmemişti. Binlerce kişi, karakola doğru yürüyüşe geçti. Polis, kalabalığa uzun namlulu silahlarla müdahale etti. Otopsi raporları sonradan ortaya koyacaktı ki, ölümlerin çoğu doğrudan polis kurşunlarından kaynaklanıyordu, Tanıklar, polisin ölü ve yaralıların üzerinden basarak geçtiğini, ambulansların geciktiğini anlatıyordu. Bir tanık, “Polisler, yaralılarımızı sürükleyerek götürdü,” diyordu. Olaylar sırasında sokağa çıkma yasağı ilan edildi, asker devreye girdi, ama bu müdahaleler şiddeti bastırmak yerine, daha da artırdı.
Katliamın ardından, adalet arayışı başladı – ama bu arayış, hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Soruşturma, güvenlik gerekçesiyle İstanbul dışına taşındı: Önce Eyüp, sonra Trabzon, ardından Ankara. Yargılanan 20 polisten sadece ikisi ödül gibi ceza aldı: Adem Albayrak, dört kişiyi öldürmekten 3 yıl 24 ay hapis; Mehmet Gündoğan, iki kişiyi öldürmekten 1 yıl 8 ay hapis. Ancak, Yargıtay kararı bozdu ve cezalar ertelendi. 2000’de çıkan Rahşan Affı’yla polisler tahliye edildi. Üst düzey yetkililer – dönemin Emniyet Müdürü Necdet Menzir, Vali Hayri Kozakçıoğlu gibi isimler – hiç yargılanmadı. Aileler ve avukatlar, yıllarca faşist saldırılara maruz kaldı, ama gerçek failler ortaya çıkarılmadı. Ergenekon davasında bile konu gündeme geldi, ancak sır perdesi aralanmadı.
Bu cezasızlık, sadece Gazi’yle sınırlı kalmadı; sonraki katliamlara zemin hazırladı. Sivas-Madımak’tan iki yıl sonra yaşanan bu olay, Alevi topluluğuna yönelik sistematik şiddetin bir halkasıydı. Maraş’ta 1978’de, Çorum’da 1980’de benzer provokasyonlar yaşanmıştı; Gazi, bu zincirin devamı oldu. Toplumsal hafızada derin izler bırakan katliam, devletin karanlık yüzüyle yüzleşmeyi engelledi. Eğer hesap sorulsaydı, belki Roboski, belki Suruç gibi trajediler önlenebilirdi. Ama cezasızlık, teşvik edici bir rol oynadı – cellatlar korundu, mağdurlar unutuldu.
Bugün, 31 yıl sonra, Gazi Katliamı hala bir yara. Mahalle sakinleri her yıl anma törenleri düzenliyor, ama adalet hala uzak. Bu olay, Türkiye’nin demokrasi yolculuğunda bir dönüm noktası: Provokasyonlara karşı uyanıklık, cezasızlığa karşı mücadele. . Belki bir gün, karanlık aydınlanır ve cellatlar hesap verir. O güne kadar, Gazi, sessiz bir çığlık olarak kalmaya devam edecek.
Yorumlar (0)