Kazanılmış pek çok değerin kaybına, yok olmasına yol açacak bu fırtınayı hafif atlatmak ya da sonrasını inşa edebilmek için yapılabilecek pek çok şey bulunabilir.
1945’de kurulan Birleşmiş Milletler (BM) bugün 193 üye devleri bir araya getiren tek küresel forumdur ve 80 yıl boyunca yüzlerce çok taraflı sözleşmenin müzakere edilerek yürürlüğe konmasına zemin yaratmıştır. Günahıyla sevabıyla, eksiğiyle gediğiyle, kapsamlı ve denetlenebilir bir uluslararası hukuk geliştirmiştir.
Ancak bugün BM’nin kurucularından olan ABD’nin Başkanı, bu hukuku tamamen yok sayarak; “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok, kendi ahlakım ve aklım yeterli” diyebiliyor.
Herkesin gözünün önünde keyfi ve sınırsız saldırganlığını pervasızca sürdürebiliyor. Bağımsız bir devletin başkanı adli bir suçlu gibi derdest ediliyor. İsrail dünyanın gözü önünde soykırım yapıyor. Bu durumda ilk yapılması gereken ne kadar zor olduğunu bilsem de beş daimi üyenin veto yetkisinin iptal edilmesi ve Güvenlik Konseyi’nin yapısının adil ve katılımcı bir anlayışla yenilenmesidir.
Bu bağlamda, Kanada Başkanı Carney’in 20 Ocak’ta Davos’ta yaptığı, ülkeler arası dayanışma daveti çok önemli ve kaçırılmaması gereken bir fırsattır.
“Aufhaben”, Hegel’in en sevdiği fiilmiş. Hem muhafaza etmek, hem iptal etmek anlamına geliyormuş. Bu fiil köklerini; ölürken doğan, yıkarken yapan insanlık tarihinden almış olabilir.
Daha önceki savaşlar da dünya savaşları da bizden önceki kuşakların başardıklarını, yarattıkları güzellikleri tamamen yok edememiştir. Şimdi onlardan yeni dersler çıkartıp, yeni baştan düşünmeyi öğrenmeli ve onların ışığında geleceği anlamaya çalışmalıyız.
“Mutluluk haline dönüşmeyecek felaket yoktur.”
Tersi de doğrudur.
“Biz neysek oyuz ama aynı zamanda olduğumuz şeyi değiştirmek için yaptığımız şeyiz.” diyor.
Her anlamda global bir köye dönüşmüş olan dünya, hiçbir insanın kendi kurtuluşunun diğerlerinden bağımsız olamayacağı gerçeğini çok net olarak ortaya çıkardı. Hayat, insana, herkesi birbirine bağlayacak kadar büyük ve geçmişe uzanan bir bağlantısallığın parçası olduğunu gösterdi. O nedenle insan; kendi mahallesinin meşru çıkarlarına ihanet etmeden dünya topluluğunun bir üyesi olmayı başarmak zorundadır.
Belki de aydınlık bir geleceğin kodları; hem bu bağlantısallık hem de hayatın yerelde aktığı gerçeğinden hareketle yerelin güç ve yetkilerinin arttırıldığı bir yeni düzende saklıdır.
Güçlü şehirlerin bir araya geldiklerini, Birleşmiş Milletler (BM) gibi Birleşmiş Kentler (BK) çatısı altında buluştuklarını hayal edelim. Başlangıçta BM gibi, hukuka aykırılıklar nedeniyle yaptırım uygulama mekanizmaları yeterli olmasa da kentler arası yeni dayanışma mekanizmalarının yaratılması çok bereketli bir iklim doğurabilir.
Kentler birbirleriyle düşman olamaz, olsa olsa “kardeş” olur. Kardeş kentler ise, deneyim alış-verişi ve kuracakları ittifaklarla her kentin bireyleri için yaşam kalitesini yükseltecek sonuçlar yaratacaktır.
Kentler arası bağlar, hiyerarşik olmayıp, eşitlikçi olduğu için asla “5 tanesi hepsinden büyük” olmayacaktır. Çünkü aralarındaki rekabet savunma sanayi yarışından değil, yaşam kalitesi parametreleri üzerinden şekillenecektir. Bu rekabet, farklılıkları koruyarak, barış ve demokrasinin serpilip gelişmesine; bu da kollektif refahın ve yaşam kalitesinin yükselmesine yol açacaktır.
Kentler dünyasının öneminin ve değerinin anlaşıldığı bir gelecek dileğiyle..
Sağlıcakla kalın!..
Yorumlar (0)