Türkiye’de muhalefete uzun süredir çizilen siyasal hat, sistem karşıtlığı temelinde değil; iktidar ve özellikle AKP–Erdoğan karşıtlığı ekseninde şekillenmektedir. Bu daralma, iktidarın sınıfsal ve yapısal karakterine yönelen bütünlüklü bir eleştirinin yerine, siyasal iktidarı temsil eden figürlere odaklanan yüzeysel bir muhalefet biçimini normalleştirmiştir. Böylece siyasal üstyapı, ekonomik altyapıdan ve üretim ilişkilerinden koparılarak ele alınmakta; muhalefet, egemen üretim ilişkileriyle, devletin sınıfsal niteliğiyle ve neoliberal yeniden yapılanmayla hesaplaşmaktan sistematik biçimde kaçınmaktadır.
Bu kaçınma rastlantısal değildir; düzenin yeniden üretim mekanizmalarının asli bir parçasıdır. Kapitalist devlet yalnızca zor aygıtlarıyla değil, muhalefeti belirli sınırlar içinde tutan ideolojik aygıtlarla da işler. Sistem karşıtlığının tasfiyesi, tam da bu ideolojik işleyişin sonucudur.
CHP’nin Hegemonik Muhalefet Konumu ve Eleştirinin Bastırılması
Bu hattın en kitlesel ve hegemonik taşıyıcısı Cumhuriyet Halk Partisi’dir (CHP). CHP fiilen “muhalefetin kendisi” olarak konumlandırıldıkça, partiye ve özellikle CHP’li belediyelere yöneltilen eleştiriler siyasal meşruiyetini yitirmekte; bu eleştiriler sıklıkla “iktidara hizmet”, “AKP’nin ekmeğine yağ sürme” ya da açık biçimde “ihanet” söylemiyle bastırılmaktadır. Böyle bir siyasal atmosferde eleştiri, demokratik bir hak olmaktan çıkarak disipline edilmesi gereken bir sapma olarak kodlanmaktadır.
Bu durum, muhalefetin kendi içindeki sınıfsal ve ideolojik çelişkileri görünmez kılmakta; eleştirinin bastırılması yoluyla düzen içi istikrarın sürdürülmesine hizmet etmektedir. Bu tabloyu yalnızca iktidarın baskıcı pratikleriyle açıklamak eksik olur. Asıl belirleyici olan, muhalefetin düzen içi konumunu koruma refleksidir. Sistemi hedef alan bir siyasal hat kurmak yerine iktidar karşıtlığını mutlaklaştıran bu yaklaşım, devletin sınıfsal niteliğini sorgulama ihtiyacını askıya almaktadır. Bu askıya alma hâli ise özellikle yerel yönetimler düzeyinde emek karşıtı uygulamaların normalleşmesine zemin hazırlamaktadır.
Düzen İçi Muhalefetin Genişleyen Alanı: Sol Yapılar ve Yerel Çıkar İlişkileri
Daha çarpıcı olan, kendisini sosyalist ya da sol olarak tanımlayan kimi yapıların da bu siyasal daralmaya eklemlenmesidir. Özellikle yerel ve taşra ölçeğinde ideolojik bağlılıkların yerini giderek çıkar ilişkilerinin aldığı görülmektedir. Bu durum, siyasal bilincin sınıfsal zeminden koparak konjonktürel pozisyonlara indirgenmesi anlamına gelmektedir.
Belediyelerle kurulan ilişkiler; kimi zaman istihdam, kimi zaman küçük ölçekli ayrıcalıklar, ihaleler ya da dolaylı imkânlar üzerinden şekillenmekte; bu ilişkiler emek karşıtı uygulamalara yönelik sessizliği ya da örtük meşrulaştırmayı beraberinde getirmektedir. Böylece düzen içi muhalefet yalnızca CHP ile sınırlı kalmamakta, daha geniş bir siyasal alanı kuşatmaktadır. Solun düzenle kurduğu bu eklemlenme ilişkisi, muhalefeti sistemin dışına değil; tam tersine sistemin yeniden üretim alanına yerleştirmektedir.
Sendikalar, Belediye Emekçileri ve Muhalefet–Sendika İlişkisi
Bu noktada sendikaların konumu ayrıca ele alınmalıdır. Belediye emekçilerinin karşı karşıya kaldığı hak gaspları, güvencesizlik ve baskı rejimi, yalnızca belediye başkanlarının tutumlarıyla değil; sendikaların bu süreçlerdeki pasifliğiyle de derinleşmektedir. Sendikaların “muhalefet belediyeleri yıpratılmamalı” gerekçesiyle açık tutum almaktan kaçınması, sınıf mücadelesinin siyasal içeriğini boşaltmaktadır.
Bu tutum, sendikaların sınıfın kolektif çıkarlarını temsil eden mücadele örgütleri olmaktan çıkarak yönetsel denge unsurlarına dönüşmesi anlamına gelmektedir. Böylece sendikal mücadele, sınıfsal bir çatışma hattı olmaktan uzaklaşmakta; düzen içi uzlaşma mekanizmasının parçası hâline gelmektedir.
Yerel Bir Vaka: Milas Belediyesi ve Neoliberal Emek Rejimi
Bu genel tablonun yerel ölçekteki somut karşılıklarından biri, CHP’li Milas Belediye Başkanı Fevzi Topuz’un emekçilere yaklaşımında açıkça görülmektedir. Bu yaklaşım, yerel yönetim düzeyinde neoliberal devlet aklının emek rejimini yeniden üretme biçiminin ifadesidir.
Topuz, Haziran 2024’te göreve başlamasından yalnızca üç ay sonra yaptığı açıklamada, belediyenin borçlarını gerekçe göstererek işçi çıkardıklarını belirtmiş; işten çıkarılan emekçilerin ancak “uyumlu çalışmaları hâlinde” geri alınabileceğini ifade etmiştir. Borç söylemi, burada yapısal mali sorunları görünmez kılan bir meşrulaştırma aracına dönüşürken, “uyum” vurgusu emeğin siyasal sadakat üzerinden yeniden disipline edilmesini işaret etmektedir. Aynı açıklamada işçilerin dava açmasının “çalıştığın kuruma ihanet” olarak tanımlanması ise hukuki hakların sadakat ilişkisine tabi kılındığını göstermektedir.
Belediyeyi bir kamu kurumu olarak değil, özel bir şirket gibi gördüğünü “Kendi şirketimde de çıkış verdiğim kişileri sonra tekrar geri çağırdım” sözleriyle ifade etmesi, kamusal yönetim anlayışının yerini piyasa mantığının aldığını açıkça ortaya koymaktadır. Kamu, yurttaşlara karşı sorumluluğu olan bir alan olmaktan çıkarılmakta; patron–işçi ilişkilerinin geçerli olduğu bir işletmeye indirgenmektedir.
Topuz’un Mayıs 2025’te belediye personelini “genel bir tembellik eğilimi” ile suçlayan açıklamaları ve “çalışmadan geçinmeyi alışkanlık haline getiren kişiler hırsızdır” ifadesi, emekçilerin yalnızca üretkenlik değil, ahlaki ve cezai bir rejim içinde hedef alındığını göstermektedir. Yapısal sorunlar tartışma dışı bırakılırken, yönetememe hâlinin sorumluluğu sistematik biçimde çalışanların üzerine yıkılmaktadır.
Bu tablo, CHP’li belediyelerde ortaya çıkan emek düşmanı uygulamaların bireysel hatalarla değil; sistemi karşısına almayan, neoliberal yönetim aklını içselleştirmiş bir muhalefet pratiğiyle açıklanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Yerel yönetim burada alternatif bir kamusal siyaset alanı değil; kapitalist emek rejiminin yeniden üretildiği bir zemin olarak işlemektedir.
Sendikal Çifte Standart: AKP’li ve CHP’li Belediyelerde Değişen Dil
Bu tür söylemlerin sendikal düzeyde güçlü ve ilkesel bir karşılık bulamaması tesadüf değildir. Aynı sendikaların AKP’li belediyelerde kullandığı görece sert, hak temelli ve çatışmacı dilin; CHP’li belediyelerde yerini “yapıcı diyalog”, “koşulları gözetme” ve “iktidar gelmesin” kaygısıyla yumuşatılmış bir dile bırakması, sendikal hattaki siyasal çifte standardı görünür kılmaktadır. Emekçilerin hakları, belediyenin parti kimliğine göre farklı ağırlıklarda savunulmakta; bu durum sendikaların sınıfsal değil, konjonktürel bir pozisyon aldığını göstermektedir.
Bu tabloyu “yetkin olmayan bir yöneticinin kişisel hataları” olarak açıklamak meseleyi hafifletir. Asıl sorun, sistemi karşısına almayan bir muhalefetin kaçınılmaz olarak sistemin yönetim tekniklerini ve sınıfsal reflekslerini içselleştirmesidir. CHP’li belediyelerde yaşanan emek düşmanı uygulamalar, tam da bu içselleştirmenin ürünüdür.
“Hız”, Liyakat ve Siyasal Sadakat
Belediye başkanının 29 Aralık 2025 tarihli değerlendirme toplantısında sarf ettiği “Ben halk olarak konuşuyorum, belediye personeli de biraz hızlı çalışsın” ifadesi, bu yönetim anlayışının ideolojik kristalizasyonu niteliğindedir. “Halk” adına konuşma iddiası, yönetsel yetersizliğin üzerini örten bir meşruiyet aracına dönüşmektedir. Asıl sorulması gereken ise bu söylemde kastedilen “hız”ın ne olduğudur.
Bu hız; 2019 yerel seçimlerinde AKP adayını desteklemek için CHP’den istifa edip AKP saflarına geçen, 2024’te ise Fevzi Topuz’un CHP adayı olmasıyla yeniden CHP’ye dönen isimlerin politik çevikliğinin hızı mıdır? Yoksa 2019’da AKP adayını destekleyen ve kamuoyunda AKP adayının “koruması” olarak anılan bir kişinin, Topuz’un belediye başkanı olur olmaz belediyede müdürlük görevine getirilmesindeki idari hız mıdır?
Eğer “hız” buysa, sorun belediye emekçilerinin çalışma temposu değil; liyakat, ilke ve kamusal sorumluluk kavramlarının askıya alınmasıdır. Yavaş olan emekçiler değil; ilkelerdir. Hızlı işleyen ise siyasal sadakatlerin ve konjonktürel saf değiştirmelerin mekanizmasıdır.
Bu tablo, kamusal yönetimin emek sürecini düzenleme biçiminin nesnel ölçütlerden ziyade siyasal bağlılıklar üzerinden şekillendiğini göstermektedir. Emekçilere yönelik “hız” çağrısı, verimlilik talebi olmaktan çıkarak yönetsel zaafların üzerini örten ideolojik bir işleve bürünmektedir.
Sonuç: Muhalefet, Emek ve Sistemle Hesaplaşma Zorunluluğu
CHP’li belediyelerde gözlemlenen emek düşmanı uygulamaları bireysel yönetsel zaaflarla açıklamak, sorunun siyasal ve sınıfsal boyutunu perdelemektir. Sistemi karşısına almayan bir muhalefet, kaçınılmaz olarak sistemin aklını ve reflekslerini yeniden üretir. Neoliberal akıl, parti kimliğinden bağımsız olarak kamuyu şirket; emekçiyi ise maliyet kalemi olarak konumlandırır.
Eleştirinin bastırıldığı, sınıfsal çelişkilerin “iktidar gelmesin” korkusuyla ertelendiği bir siyasal zeminde gerçek bir dönüşüm mümkün değildir. Emek düşmanlığına göz yuman bir muhalefet, iktidarın alternatifi olamaz; tersine mevcut düzenin sürekliliğine hizmet eder. Tarihsel olarak sistemler, kendilerine yönelmeyen muhalefet biçimlerini her zaman tolere etmiş; hatta bu biçimleri kendi yeniden üretim süreçlerinin parçası hâline getirmiştir.
Yorumlar (0)