Gerçeklik Değişimi Çağırıyor mu
Dünya bugün derin bir varoluş sorunsalıyla karşı karşıya. Sınıf sömürüsü, yeni sömürgecilik, ekolojik yıkım ile cinsiyet ve etnik kimlik temelli baskılar, insanlığı yok oluşun eşiğine sürükleyen başlıca çelişkiler olarak önümüzde duruyor. Bu yıkıcı dinamiklere karşı mücadele eden eşitlikçi ve özgürlükçü güçler, uzun yıllardır fikirsel ve pratik yoğun çaba sarf ediyor. Ancak istenen köklü dönüşüm bir türlü gerçekleşmiyor.
Bu yetersizliğin nedenlerini kendi kuramsal çerçevelerinde ve örgütlenme pratiklerinde aramak son derece haklı ve gerekli bir tutumdur. Eleştirel öz-muhasebe, her devrimci hareketin vazgeçilmez besin kaynağıdır. Ne var ki bu yaklaşım tek başına eksik kalıyor. Çünkü özne, her şeyi kendi başına belirleyemez. Düşüncenin gerçeğe yönelmesi önemli olsa da, gerçeğin de düşünceye yönelmesi şarttır.
Gerçeklik, kendi nesnel dinamikleriyle düşünceyi zorlar, sınırlar ve yeni ufuklar açar. İnsanın iradesi ile maddi koşulların diyalektik etkileşimi göz ardı edildiğinde, en iyi niyetli teoriler bile soyut bir idealizm tuzağına düşebilir. Dönüşüm, yalnızca öznenin iradesiyle değil, aynı zamanda maddi koşulların olgunlaşması ve nesnel olanakların değerlendirilmesiyle mümkündür. Bu nedenle mücadele eden güçler, hem kendi öznel yetersizliklerini sorgulamalı hem de gerçekliğin kendi iç yasalarına kulak vermelidir.
Ancak bu diyalektik bütünlük içinde, düşünce ile gerçeklik arasındaki karşılıklı etkileşim sağlandığında, insanlık yok oluşun uçurumundan uzaklaşarak yeni ve özgür bir geleceğe adım atabilir. Bu, hem teorik derinlik hem de pratik yaratıcılık gerektiren zorlu ama umut dolu bir yoldur.
Düşüncenin Gerçeğe Yönelmesi Yetmez, Gerçeğin de Düşünceye Yönelmesi Gerek
Karl Marx, 1844’te kaleme aldığı “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı – Giriş” yazısında, felsefenin en can alıcı dönüşüm anını bu cümleyle özetler: “Düşüncenin gerçeğe yönelmesi yetmez, gerçeğin de düşünceye yönelmesi gerek.” Bu ifade, yalnızca bir aforizma değil; idealizm ile materyalizm arasındaki köklü ayrımın manifestosudur. Marx burada, düşüncenin pasif bir ayna gibi gerçeği yansıtmasını değil, gerçeğin bizzat düşünceyi talep etmesini, onu kendine çekmesini ve onunla dönüşmesini ister. Bu talep, felsefenin “yorumlamak”tan “değiştirmek”e geçişinin teorik temelidir.
Düşüncenin gerçeğe yönelmesi, felsefenin klasik tavrıdır. Hegel’de mutlak tin, kendi kendini düşünerek gerçeği yaratır; Feuerbach’da ise insan, duyusal gerçekliği düşünce yoluyla kavramaya çalışır. Her iki durumda da düşünce, gerçeğin efendisi ya da en azından yorumcusudur. Marx bu tavrı tersyüz eder. Ona göre düşünce tek başına yeterli değildir; çünkü gerçeklik, kendi iç çelişkileriyle zaten harekete geçmiştir. Proletarya, sermaye ilişkisinin yarattığı sefalet ve yabancılaşma içinde, düşüncenin değil, yaşamın kendisi tarafından “düşünceye” itilmektedir. Gerçeklik, kendi acısıyla, kendi çelişkisiyle felsefeyi çağırır. İşte Marx’ın devrimci atılımı burada başlar: Düşünce artık dışarıdan gelip gerçeği “aydınlatmaz”; gerçeklik içinden fışkıran bir ihtiyaç olarak düşünceyi talep eder.
Bu ilişkiyi anlamak için Marx’ın diyalektik materyalizmini hatırlamak gerekir. Hegel’de diyalektik, düşüncenin kendi içinde ilerlemesidir; Marx’ta ise maddi koşulların, üretim ilişkilerinin diyalektiğidir. Düşünce, bu maddi zeminden kopuk kaldığında soyut ve etkisiz kalır. Oysa gerçeklik –yani sınıf mücadelesi, sömürü, krizler– kendi mantığıyla felsefeyi zorlar. 1848 Devrimleri’nden önce Marx ve Engels’in “Komünist Manifesto”da ilan ettiği gibi, “Bir hayalet dolaşıyor Avrupa’da.” Bu hayalet, düşüncenin ürünü değildir; bizzat burjuva toplumunun kendi iç çelişkilerinin ürünüdür. Gerçeklik, düşünceyi kendine doğru çekmiştir. Proletarya, teoriyi bir silah olarak eline aldığında, artık “felsefe” değil, “devrim” konuşmaktadır.
Peki bu cümle bugün ne ifade ediyor? Günümüzün neoliberal dünyasında düşünce, yine gerçeğin uzağında geziniyor gibi görünüyor. Akademik sol, postmodern eleştiriler, kimlik politikaları, dijital aktivizm… Hepsi “düşüncenin gerçeğe yönelmesi” çabasını sürdürüyor. Ama gerçeklik –iklim krizi, göç dalgaları, yapay zekâyla derinleşen işsizlik, yeni sömürü biçimleri– hâlâ kendi sesiyle konuşuyor. Pandemi, Ukrayna savaşı, Gazze’deki katliamlar, enflasyonla ezilen kitleler… Bunlar, düşüncenin “yorum”larını değil, radikal bir “dönüşüm” talebini haykırıyor. Marx’ın dediği gibi, gerçeğin düşünceye yönelmesi gerekiyor. Yani teorinin, sokakların, fabrikaların, ekolojik yıkımın içinden yükselmesi; soyut kalmaması, somut bir güç haline gelmesi gerekiyor.
Dünya’yı Yorumlamak Yetmez, Değiştirmek Gerekir
Bu yöneliş, aynı zamanda felsefenin “pratik”le buluşmasıdır. Marx’ın 11. Feuerbach Tezi’nde söylediği “Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek gerekir” cümlesiyle bu ifade tam bir bütünlük oluşturur. Düşünce gerçeğe yöneldiğinde yorum olur; gerçeklik düşünceye yöneldiğinde ise eylem olur. Bu iki yönelişin kesiştiği nokta, devrimci pratiktir. Lenin’in “Ne Yapmalı?”sında, Gramsci’nin “hegemonya” kavramında, Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri”nde gördüğümüz gibi, her büyük atılımda gerçeğin düşünceyi çağırması ve düşüncenin bu çağrıya yanıt vermesi vardır.
Gerçeklik Düşüncenin Sınav Yeridir
Elbette bu süreç sorunsuz değildir. Gerçeklik her zaman “doğru” düşünceyi üretmez. Yanlış bilinç, ideoloji, manipülasyon, popülizm… Gerçeklik bazen düşünceyi yanıltır, saptırır. İşte tam bu noktada Marksist eleştiri devreye girer: Gerçekliği olduğu gibi kabul etmek değil, onun çelişkilerini açığa çıkarmak, onu düşünceyle buluşturmak gerekir. Düşünce, gerçeğin pasif bir yansıması değil, onun eleştirel bilincidir. Gerçeklik ise düşüncenin sınav yeridir. Bu karşılıklı yöneliş, diyalektiğin ta kendisidir: tez-antitez-sentez değil, maddi koşullar ile bilinç arasındaki sürekli devinim.
Sonuç olarak, Marx’ın bu cümlesi felsefeye bir ödev verir: Düşünmek yetmez, düşündürmek de gerekir. Düşüncenin gerçeğe yönelmesi bir başlangıçtır; ama asıl mesele, gerçeğin kendi acısıyla, kendi umuduyla düşünceyi harekete geçirmesidir. Bugün, kapitalizmin küresel krizleri, ekolojik çöküşü, teknolojik yabancılaşması bu ödevi yeniden önümüze koyuyor. Ya düşünce gerçeğin peşinden sürüklenir ve etkisiz kalır ya da gerçeklik düşünceyi kendine çağırır ve ikisi birlikte yeni bir dünya kurar.
Marx’ın cümlesi, 180 yıl sonra hâlâ taptaze bir meydan okumadır: Düşünceniz gerçeğe yönelsin; ama asıl soru şu: Gerçeklik, sizin düşüncenize yöneliyor mu? Eğer yönelmiyorsa, o zaman felsefe hâlâ koltuğunda oturuyor demektir. Eğer yöneliyorsa, o zaman sokaklar, fabrikalar, meydanlar felsefenin yeni kürsüsü haline gelmiştir. Ve bu kürsüde söylenen tek söz vardır: Değiştirmek.
Yorumlar (0)