Vurulmuşum Dağların Kuytuluk Bir Boğazında
Ahmet Arif
1943 yılının sıcak Temmuz günlerinde, Türkiye ile İran sınırı olan , Van’ın Özalp ilçesinde karanlık bir olay yaşandı. “Otuz Üç Kurşun” olarak tarihe geçen bu trajedi, dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle gerçekleşen bir katliamdı. Olay, İran sınırında kaçakçılık yaptıkları iddiasıyla tutuklanan 33 Kürt köylüsünün etrafında döndü. Bu köylüler, sınır ticaretinin yaygın olduğu bir dönemde, hayvan kaçakçılığıyla suçlanarak yakalandılar. Mahkeme, delil yetersizliğinden onları serbest bıraktı, ancak Muğlalı, bu kararı hazmedemedi ve kendi adaletini uygulamaya karar verdi.
28 Temmuz gecesi, köylüler toplatıldı ve Sefo Deresi’ne götürüldü. Burada, askerler tarafından yargısız infaz edildiler. Silah sesleri yankılandı; 32 köylü kurşun yağmuru altında can verdi, sadece biri yaralı halde kaçmayı başardı. Resmi raporlarda olay “kaçakçılık” olarak tanımlandı, ancak gerçekte bir toplu katliamdı. Köylülerin cesetleri dereye atıldı, aileleri yas tutamadı bile. Bu vahşet, yıllarca gizli kaldı. Ancak 1946’da meclise taşındı.
Muğlalı, 1947’de yargılandı ve 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı, ancak kısa süre sonra affedildi ve 1951’de öldü. Olay, Ahmet Arif’in ünlü şiiriyle edebiyata taşındı, “Otuz Üç Kurşun” adıyla hafızalara kazındı. Bu katliam, Türkiye’nin yakın tarihindeki derin yaralardan biri olarak kaldı; sınır bölgelerindeki adaletsizliği, etnik gerilimleri ve devlet şiddetini simgeliyordu. Bugün hâlâ, barış ve hafıza çalışmalarıyla anılıyor, benzer trajedilerin tekrarlanmaması için bir uyarı niteliğinde olsa da, rejim katında karşılık bulmaktan fersah fersah uzak, Sefo deresinde yatıyor.
Bölünmüş Şehirlerde Çocuk Olmak
Sınırın keskin bıçağı gibi böldüğü kasabalarda, çocuklar gölgelerin arasında saklanan hayaletler gibi oynar. Kaçakçılık, o sisli gecelerin fısıldadığı bir sırdır; bir oyunda, küçük eller sınır tellerini temsil eden iplerle örülmüş labirentlerde koşar, peşlerindeki “muhafız”lardan kaçarak “mal”ı karşı tarafa ulaştırmaya çalışır. Felaketler burada masum bir kahkaha ile karışır: Bir çocuk “yakalanır”, sırtındaki hayali yükle yere serilir, arkadaşları ağıt yakar gibi çığlık atar. Başka bir oyunda, taşlar “mayın” olur, patlayan her adım bir ailenin dağılışını simgeler; kazanmak, hayatta kalmak demek, ama her seferinde bir “kayıp” yaşanır, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Bu oyunlar, sınırın yarattığı yaraları eğlenceye dönüştürür, ama içlerinde bir hüzün gizlidir, kaçakçılığın getirdiği yıkımın tohumları gibi.
Komşu yerleşkelerde, rüzgarın taşıdığı hikayeler başka oyunlara dönüşür. Çocuklar, eski duvarların dibinde toplanır, birinin “kaçakçı” olduğu, diğerlerinin “sınır devriyesi”ni canlandırdığı bir tiyatro sahnesinde. Felaketler burada daha derindir: Bir “vuruş”la oyundan çıkanlar, gerçek kayıpların acısını yansıtır; ailelerin parçalanışı, evlerin boşalması, gece yarısı sirenleri gibi. Farklı bir oyunda, kumdan kaleler “güvenli evler” olur, ama dalgalar gibi gelen “baskın”lar her şeyi yıkar, çocuklar yeniden başlar, tıpkı köylerin inatla ayakta kalmaya çalıştığı gibi. Bu masum eğlenceler, kaçakçılığın lanetini taşır; her gülüşte bir gözyaşı saklı, sınırın ötesindeki umutlar gibi soluk ve kırılgan, ama yine de devam eder, çünkü çocuklar felaketleri bile oyuna çevirerek hayatta kalır.
Kolcu Kaçakçı
Sınırların soğuk rüzgarlarında, nice canlar yitip gitmiş, bedenler yaralanmış; tarih, bu acıları “otuz üç kurşun” gibi silinmez izlerle nakşetmiş. Bu katliamlar, sadece birer hikaye değil, bir halkın damarlarında dolaşan bir gerçeklik olmuş, öyle ki, acının gölgesi günlük hayata sızmış, kültürün dokusuna karışmış. Çocuklar bile, masum oyunlarında bu izleri taşır; kaçakçılıkla kol kola yürüyen ölümün dansını sokakta oyunlaştırır, farkında olmadan geçmişin yankısını sürdürür.
Siverek’in tozlu sokaklarında büyürken, bu oyunun sesi kulaklarımda çınlardı: “Kolcu Kaçakçı”, bir avcı ile avın ebedi kovalamacası. Kaçakçılar sınırın ötesine süzülür, kolcular peşlerinde; vurulmalar, sakatlanmalar oyunun parçası haline gelir, ama gerçekte bunlar, sınır boylarının kanlı mirasıdır. Çocuklar güler, koşar, ama o oyunlar, toplumun derin yaralarını gizler; acının normalleştiği bir dünyada, masumiyet bile şiddetin gölgesinde şekillenir.
Oyunda, Kolcu güvenlik güçlerini, kaçakçı da yöre insanını temsil ederdi. Bizim babalarımız, amcalarımız, ağabeylerimiz hiçbiri değilse bile mahallede kendimize rol model olarak nişane etiğimiz, büyüyünce benzemeyi istediğimiz büyüklerimiz ”kaçakçıydı”.
Oyunun mizanseni gereği bir kısmımızın kolcu, bir kısmımızın ise kaçakçı olması gerekirdi. Ama istisnasız biz bütün çocuklar kaçakçı olmayı isterdik. Tek başına kaçakçıyla da oyunun oynanması mümkün olmadığından kolcu olacaklar kura çekilerek belirlenme yoluna gidilirdi. Kura sonucu kolcu olanların yüzüne ağır bir hüzün çöker zaman zaman ağlayanlarımız bile olurdu. Bunun nedeni çok basitti. Sevdiklerimiz kaçakçıydı.
Çocukluğumuzun revaçtaki mahalle sohbetleri, o kahramanlarımızın atlarıyla Xet ’ı (sınırı) altından, üstüne doğru, binlerce merminin altında, mayının üzerinden geçerek kaçaklarını nasıl getirdiklerini, bazen ise yaralandıkları halde kendilerini nasıl atlarının eyerine bağlayarak kurtulduklarının efsaneleri ile doluydu. Her mahallede en azından bir ve ya daha fazla Xet’de öldürülmüş öksüz aile, bir o kadar da kolsuz ve bacaksız çolak vardı. Bizim çocuk dünyamızda Kolcular sevdiklerimize zarar veren ekmeğimize aşımıza göz koyan bizi açlığa mahkum etmeye çalışan kurumun adıydı. Kolculara kinimiz onları kendimizden saymamamızın nedeni bu kadar derindir.
Çocuk halimizde bile kolcudan saklanır bize zarar vermesinden korkardık. Onların bizi tanımasından sakınır, varlığımızdan haberdar olmalarını istemezdik. Çocuk yaşımızda olmasa bile, biz rol modellerimizin, büyüklerimizin yaşına geldiğimizde bize mutlak zarar vereceklerine emin gibiydik. Çünkü büyüdüğümüz de kaçakçı olacağımızı kaçınılmaz sanırdık. Zira her gün mahallelerimiz yüzlerce kolcunun baskınına maruz kalır didik didik aranır, büyüklerimiz gözümüzün önünde tartaklanır yaka paça cemse araçları ile bizden koparılıp uzunca zaman görmeyeceğimiz, büyüdüğümüz de öğreneceğimiz cezaevi diye adlandırılan yerlere götürülürlerdi. Çocukların, kolcudan korkusu ve nefretinin şifresi burada gizlidir.
Kaçak dedikleri ise acem elinden, Halep’ten yada Zahok’dan gelen birkaç metre kumaş, çay , tütün yada Kirmanşah’tan gelen acem kuşağıydı. Elde etikleri gelir ise kışlık zahiresini bile karşılamaya yetmeyecek kadar cüziydi. Kolcu tarafının kaçak dediği ekmeğimiz aşımızdı. Bunun dışında yapılanın suç olduğuna kimsenin yöre insanını ikna etmesi mümkün değildi. Zira kim ne derse desin yaşadıkları onların ekmeği aşı ve onurları içindi. Ölüm bu yolda cellatın fermanıydı.
Yorumlar (0)