Asgari Ücret, Hiçbir Şeyin Biraz Fazlası

Bu umut, sistemin en sinsi silahıdır. Engels’in işaret ettiği gibi, işçi “yarım bir ücret”le yetinir çünkü tam bir ücret talep etmek, işini kaybetmek demektir. Kapitalizm, bireysel kurtuluş hayalleriyle işçiyi kandırır: “Çalış, biriktir, yüksel.” Oysa gerçekte, asgari ücret işçiyi sınıfsal zincirlerinde tutar. Zenginler servetlerini katlarken, işçiler arasında rekabet artar ve ücretler baskılanır.

Asgari Ücret, Hiçbir Şeyin Biraz Fazlası

 

 Kapitalizmin Zincirindeki En Zayıf Halka

Friedrich Engels’in kaleminden çıkan o keskin cümleler, işçinin çaresizliğini ve kapitalist düzenin acımasızlığını özetler nitelikte: “İşçiler hayatta kalabilmek için küçük bir lüksünden vazgeçmeyi tercih eder; barınaksız kalacağına bir domuz ahırında yaşamayı, çıplak dolaşmaktansa paçavralar içinde gezmeyi, açlıktan ölmektense patates perhizini uygulamayı tercih edecektir. Hiçbir işi olmayan birçokları gibi sokağa düşüp dünyanın gözleri önünde ölmektense, yarım bir ücret ve iyi günlerin umuduyla yetinecektir. Hiçbir şeyin biraz fazlası demek olan bu küçük şey, asgari ücrettir.” Bu sözler, 19. yüzyılın sanayi devriminin gölgesinde yazılmışken, bugün hala çağdaş dünyanın fabrikalarında, atölyelerinde ve ofislerinde tekrarlanıyor. Asgari ücret, işçinin varlığını sürdürmesi için atılan bir ekmek kırıntısıdır; ne tam bir özgürlük ne de gerçek bir refah vaat eder. O,  kapitalizmin kendi çarklarını yağlamak ve işçinin emeğini sömürebilmek için onun kendini yeniden var etmesini sağlamak için icat ettiği bir araçtır. İşçiyi hayatta tutar, ama asla insan onuruna  yaraşır bir yaşama sağlamaz.

Asgari Ücret, Azami Sefalet

Düşünün ki, bir işçi sabahın köründe kalkar, fabrikaya gider ve gün boyu makine sesleri arasında ter döker. Karşılığında aldığı ücret, ancak karnını doyurmaya, bir çatı altında barınmaya ve belki de çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılamaya yeter, genellikle de yetmez. Engels’in betimlediği gibi, bu ücret “hiçbir şeyin biraz fazlası”dır. İşçi, en temel ihtiyaçlarından vazgeçer; kahve yerine su içer, et yerine patatesle yetinir. Neden? Çünkü alternatif, sokaklarda aç ve evsiz kalmaktır. Kapitalist sistem, işçiyi bu ikilemle yüz yüze bırakır: Ya asgari ücretle köle gibi çalış ya da toplumun dışına itil ve ölümü bekle. Bu, bir tercih değil, zorunluluktur. İşsizlik ordusu kapıda beklerken, her işçi bilir ki, taleplerini yükseltirse yerine binlercesi hazırdır. Bu rekabet, ücretleri aşağı çeker ve asgariyi “yeterli” kılar.

Tarihe baktığımızda, asgari ücretin kökeni de bu sömürü düzenine dayanır. Sanayi devriminde İngiltere’de, kadınlar ve çocuklar dahil işçiler günde 14-16 saat çalıştırılırken, ücretler ancak hayatta kalmaya yetiyordu. Engels ve Marx, “Kapital”de bu gerçeği ifşa ettiler: Ücret, işçinin emeğinin değeri değil, onun yeniden üretim maliyetiydi. Yani, kapitalist, işçiyi ertesi gün tekrar çalışabilir kılmak için minimum masrafı öder. Bugün, gelişmiş ülkelerde bile asgari ücret tartışmaları aynı mantıkla döner. ABD’de federal asgari ücret yıllardır sabit kalırken, enflasyon yükselir ve işçiler borç batağına sürüklenir. Avrupa’da sendikalar mücadele eder, ama hükümetler patronların lehine yasaları şekillendirir. Türkiye’de ise, asgari ücret her yıl belirlenir, ancak artan fiyatlar karşısında erir gider. İşçi, maaşını alır almaz faturalara, kiraya ve yemeğe harcar, genellikle yetmez, ek iş ya da borçlanarak hayatını sürdürmeye çalışır bir gün işlerin düzeleceğini umut eder.

Bu umut, sistemin en sinsi silahıdır. Engels’in işaret ettiği gibi, işçi “yarım bir ücret”le yetinir çünkü tam bir ücret talep etmek, işini kaybetmek demektir. Kapitalizm, bireysel kurtuluş hayalleriyle işçiyi kandırır: “Çalış, biriktir, yüksel.” Oysa gerçekte, asgari ücret işçiyi sınıfsal zincirlerinde tutar. Zenginler servetlerini katlarken, işçiler arasında rekabet artar ve ücretler baskılanır. Küreselleşme bu sorunu derinleştirir; ucuz işgücü arayan şirketler, fabrikaları gelişmekte olan ülkelere taşır. Çin’de, Bangladeş’te veya Meksika’da işçiler, Batı’nın tüketim çılgınlığını beslemek için asgari ücretle çalışır. Rana Plaza faciası gibi trajediler, bu sömürünün kanlı yüzünü gösterir: Binlerce işçi, çöken bir binada ölürken, patronlar karlarına kar katar.

Peki, çözüm nedir? İşçilerin sınıfsal ve siyasal birleşmesinde yatar. Sendikalar, grevler ve sınıf bilinciyle asgari ücretin ötesine geçmek gerekir. Gerçek ücret, emeğin tam değeridir; işçinin ürettiği artı-değerin paylaşımıdır. Sosyalizm, bu adaletsizliği kökünden söker: Üretim araçları işçilerin eline geçer, ücretler ihtiyaçlara göre belirlenir. Bugün, bazı ülkelerde asgari ücret artışları kazanılır, ama bunlar geçici zaferlerdir. Kapitalizm var oldukça, asgari ücret bir tavan değil, taban olur, işçiyi aşağıda tutan bir taban.

Sonuç olarak, asgari ücret kapitalizmin maskesidir: İşçiye “hayatta kal” der, ama “yaşa” demez. Engels’in sözleri, 150 yıl sonra hala geçerli çünkü sistem değişmedi. İşçiler, domuz ahırlarında yaşamak yerine insanca yaşayacağı konutlar istemeli; açlık perhizi yerine insanca içinde beslenmeli. Bu, bireysel değil, kolektif bir mücadeledir. Umut, sokaklarda , birleşmiş ellerde yatar. Asgari ücret, işçinin zinciridir; kırılması gereken zincir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış