Ben Öldükten Sonra Ermeni Olduğumu Söyleyin

Sami Hazinses'in sesi hâlâ dağlarda yankılanıyor: “Derdimi kimlere desem…” O dert, artık yalnızca onun değil. Her saklanan, her bastırılan, her “öldükten sonra” diyebilen insanın ortak derdi.

Ben Öldükten Sonra Ermeni Olduğumu Söyleyin

Sami Hazinses  (Samuel Agop Uluçyan)

Diyarbakır’ın taş sokaklarından, Sur’un gölgesinden çıkan bir ses vardı bir zamanlar. O ses, yeşilçam perdelerinde kahkahalarla dolarken, kendi içinde bir sessizliğin ağırlığını taşıyordu. Samuel Agop Uluçyan, kendini Sami Hazinses diye tanıttı yıllarca. Komedi sahnelerinde, yan rollerin ışığında güldürdü, ağlattı, besteler yazdı. Ama asıl hikâyesini, “Ben öldükten sonra Ermeni olduğumu söyleyin” diye fısıldayarak bıraktı. Bu söz, bir vasiyet değil, bir çağrıydı; ırkçılığın baskısı ve dışlayıcılığı altında kimliğini saklayarak kendini koruma içgüdüsünün en saf ifadesiydi.

O içgüdü, bir insanın kendi adını, kendi kökünü, kendi dilini gömüp başka bir isimle yaşamasını gerektiriyordu. Çünkü toplum, farkı bir tehdit gibi görüyordu. Eşit yurttaş olununcaya dek, kimlikler, inançlar, farklı cins ve cinsel yönelimler bir sorun olarak kalmaya mahkûmdu. Sami’nin hayatı, bu mahkûmiyetin somut yüzüydü. Filmlerde gülümserken, sözlerinde bir başka dil konuşuyordu. “Derdimi kimlere desem / Başımı alıp nere gitsem / Bu aşk beni öldürecek / Candan mı yardan mı geçsem” diye yazdığında, o dert yalnızca bir sevda değildi. O dert, adını söyleyememenin, kökenini fısıldamanın, gülüşün ardında saklanan bir yaranın derdiydi. Dağlara seslenirken, “Dinleyin beni ey dağlar / Ses verin bu yaralıya / Duyan yanar gören ağlar / Böyle bahtı karalıya” diyordu. Dağlar sessizdi; çünkü o dağlar, aynı toprağın çocuklarının birbirini “öteki” saydığı yerlerdi.

Kimliğini saklamak, bir koruma kalkanıydı. Baskı, dışlama, “eski sempati kalmıyor” korkusu… Bunlar, insanın kendi gerçeğini ertelemesine yol açıyordu. Ölümden sonra açıklanacak bir gerçek, yaşam boyunca taşınan bir sır haline geliyordu. Sami, “Bir gül gibi kıvraktır / Bülbül gibi şakraktır / Aşk bana ızdıraptır / Yeter ağlatma beni” diye seslenirken, o ızdırap yalnızca bir sevgiliye değildi. O ızdırap, kendini gizlemek zorunda kalmanın, her gülüşün altında bir başka yüzü taşımanın ızdırabıydı. “Bir gün kalırsam sensiz / Ömrüm geçer neşesiz / Sen de yaşama bensiz” dizelerinde, “sen” kimdi? Belki bir gül, belki de kendi asıl adı, kendi kökeni, kendi özgürce söylenebilecek kimliğiydi.

Bu saklama, bireysel bir tercih değil, toplumsal bir zorunluluktu. Irkçılığın baskısı, insanı kendi içinde ikiye bölüyordu: biri perdelerde gülen, diğeri geceleri sessizce ağlayan. Eşit yurttaşlık gelmedikçe, bu bölünme bitmiyordu. Kimlikler birer “sorun” olarak kalıyordu; inançlar birer “tehlike”, farklı cins ve cinsel yönelimler birer “sapma”. Oysa her biri, aynı toprağın, aynı göğün altındaki insan halleriydi. Sami’nin “Çaya iner ağlarım / Gülü deste bağlarım / Biri öz kendim için / Biri’n Gül’e yollarım” diye yazdığı o dörtlüklerde, Gül belki bir sevgiliydi, belki de kaybedilmiş bir bütünlüktü. Çaya inerken ağlayan, susuz kalan, uykusuz kalan o ses, aslında kendi adını söyleyemeyen herkesin sesiydi.

Ben Öldükten Sonra Ermeni Olduğumu Söyleyin

Eşit yurttaşlık, yalnızca hukuki bir statü değil, insanın kendi gerçeğini korkusuzca taşıyabilmesi demekti. O gün gelinceye dek, her saklanan kimlik, her bastırılan inanç, her gizlenen yönelim, birer “öldükten sonra” vasiyeti olarak kalacaktı. Sami’nin sözü, bir uyarıydı: “Ben öldükten sonra söyleyin.” Çünkü yaşarken söylemek, sempatiyi, işi, hayatı, gülüşü kaybetme riskini taşıyordu. Bu risk, yalnızca bir etnik kökene değil, her farka aitti. Toplum, farkı tehdit gördükçe, insan kendini korumak için saklanıyordu. Saklanmak, yaşamak için bir stratejiydi; ama aynı zamanda ruhun bir yarasıydı.

O yara, bestelerinde, film sahnelerinde, yan rollerin gölgesinde hep vardı. “Yeter ağlatma beni” diye yalvarırken, aslında “yeter saklatma beni” demek istiyordu belki. Ama o gün gelmemişti. Ölümünden sonra, Kadıköy’deki Ermeni mezarlığında, asıl adı Samuel Agop Uluçyan olarak yattı. Oysa yaşamı boyunca Sami Hazinses olmuştu. Bu ikilik, bir bireyin trajedisi değil, bir toplumun aynasıydı. Eşit yurttaş olununcaya dek, kimlikler, inançlar, farklı cins ve cinsel yönelimler birer “mesele” olarak duracak, insanlar kendini korumak için isim değiştirecek, köklerini fısıldayacak, gerçeklerini erteleyecekti.

Sami Hazinses'in  sesi hâlâ dağlarda yankılanıyor: “Derdimi kimlere desem…” O dert, artık yalnızca onun değil. Her saklanan, her bastırılan, her “öldükten sonra” diyebilen insanın ortak derdi. Ta ki, bir insanın kimliğini, inancını, cinsiyetini, yönelimini özgürce taşıyabildiği bir eşitlik gelinceye dek. O gün geldiğinde, belki artık “öldükten sonra söyleyin” demeye gerek kalmayacak. Belki o zaman, çaya inenler ağlamadan, gülü deste bağlayacak; dağlar, yaralıya ses verecek; ve herkes, kendi adıyla, kendi gerçeğiyle, korkusuzca yaşayabilecek.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış