Hep Birlikte Devrimin Resmini Yapabilir miyiz?
Resimlerin fırça darbelerinde gizlenen bir hayatın izini sürmek, İbrahim Çiftçioğlu’nun öyküsünü anlatmak demek. 1952’de Çorum’un bereketli topraklarında gözlerini açtı dünyaya, bir öğretmen okulunun sıralarında şekillendi gençliği. O günlerde, bozkırın rüzgarı saçlarını tararken, içindeki ateş zaten yanıyordu: halkın içinden doğan, halk için düşünen bir aydın olmak. Gramsci’nin sözleriyle, organik bir beyin, kökleri toprağa saplanmış, dalları göğe uzanan.
Çorum’dan yola çıktı, 1970’lerde Urfa’nın kızgın güneşine vardı. Öğretmenlik yılları, 1973’ten 1979’a dek, Şanlıurfa’nın taşlı sokaklarında geçti. Orada resim dersi verirken, sadece tuvallere değil, insanlara da renk kattı. Urfa’nın efsaneleri, göçebelerin hikayeleri, yoksulluğun çığlığı tuvaline sızdı. Bölgenin folklorunu araştırdı, eski kilim desenlerinden ilham aldı, ama o desenler sadece estetik değildi; bir direnişin simgesiydi. Urfa’da, Öğretmen mücadelesi ile birlikte gençlik mücadelesine yön verme çabasını aralıksız sürdürdü. İşçi sınıfının sessiz mücadelesini gördü, toprak işçilerinin alın terini, feodal zincirlerin gıcırtısını. O, bir militan gibiydi: Devrimci savaşımının ön saflarında, ama silahı fırçasıydı. Sınıfsız, sınırsız bir dünyanın hayalini kurarken, her çizgisi bir manifesto gibiydi.
Yolculuğu devam etti, Marmara’nın koridorlarında eğitimini tamamladı, okul müdürlüğü yaptı, ama ruhu daima özgür kaldı. Sonra Datça’ya yerleşti, Ege’nin mavi sularına demir attı. Datça, onun için yeni bir cepheydi: “Datça Kültür Sanat Dayanışması”nın kurucularından oldu, köy çocuklarıyla atölyeler yaptı, sergiler açtı. Uzun yıllardır Datça’da yaşıyor, kütüphanesinden binlerce kitap bağışladı, kamusal bir kütüphane için belediyeye, çünkü bilgi de bir silahtı onun için. Adını taşıyan Kütüphane bütün Datça halkının kullanımına açıktır.
Datça’nın kayalıklarında, rüzgarın uğultusunda, resimlerini yaptı: şiddet dolu sahneler, kanlı mücadeleler, aşkın hüznü, korkunun gölgeleri. Figürleri anonim, ilkel; metaforları evrensel. Otobiyografik izler taşıyor her eserine, başkaldırı teması hakim: eşkıya gibi dolaşıyor hakikati, iktidarların korktuğu bir göçebe.
O, sosyalist mücadelenin insanıdır; işçi sınıfının aydın önderlerinden biri, ama sıra neferi olmayı da bilen bir feraset sahibi. Liderlik kibrini taşımadı, halkın arasında eridi, onların acısını kendi acısı yaptı. Sanatını eşit ve özgür bir dünyaya adadı, her fırça darbesi bir çağrıydı: baskıya karşı direniş, sömürüye karşı isyan. Hafıza deliklerinden sızan imgeler, karabasanlar, ışık hasreti… Resimleri, sessiz bir etki bırakır izleyende, toplumu yeniden biçimlendirmek için bir araçtır. Geleceğe dair kaygılarıyla yaşar, eserleri yarına aittir, değişmekten korkmaz, risk alır.
Çorum’un çocukluğu, Urfa’nın öğretmenliği, Datça’nın dayanışması… Bu üç durak, onun hayatının mihenk taşları. Çorum’da doğan ateş, Urfa’da alevlendi, Datça’da sonsuz bir denize dönüştü. O, bir sanatçı olarak değil, bir savaşçı olarak hatırlanır: halkın içinden çıkan, halk için savaşan. Fırçası, sınıf mücadelesinin bir parçası; tuvali, sınıfsız dünyanın haritası. Korkuyla, acıyla, aşkla dolu resimlerinde, insanlığın ortak çığlığını duyarız. İbrahim Çiftçioğlu, sadece resim yapmaz; bir dünya kurar, eşitlik için, özgürlük için.
Yolculuğunun her aşaması, bir ders niteliğinde. Çorum’un dar sokaklarında, çocuk gözleriyle gördüğü adaletsizlikler, onu Urfa’ya hazırladı. Orada, Harran Ovası’nın tozunda, köylülerin hikayelerini topladı, onların emeğini tuvaline işledi. Urfa, onun için bir okuldu: feodalizmin pençesinde kıvranan insanları gördü, sosyalist fikirlerle yoğruldu. Militan ruhu orada şekillendi, sıra neferi olmayı öğrendi. Öncü olmak, ama kitlelerin gerisinde kalmamak; Gramsci’nin organik aydını tam da buydu.
Datça’ya vardığında, deniz kenarındaki atölyesinde, yeni bir sayfa açtı. "Datça Kültür Sanat Dayanışması", sadece, kültür–sanat inisiyatifi değildi; bir direniş ocağıydı. Köy çocuklarına resim öğretti, sergilerle sesini yükseltti. Hükümetin sanatı yozlaştırmasına karşı çıktı, güzel sanatlar fakültelerindeki yetersizlikleri eleştirdi. O, sansürsüz bir sanat hayatı için mücadele etti, yasaksız bir kültür için. Kitap bağışları, bilgi paylaşımının bir parçasıydı; çünkü aydın, yanına yöresine ışık saçandı.
Resimleri, bir eşkıya gibi asi: rahat durmaz, iktidarı rahatsız eder. Göçebe hakikati gezdirir, figürleriyle uyandırır dinleyicilerini. Mücadele, hüzün, yenilgi … Ama aynı zamanda umut, aşk. O, çağına yabancı kalmadı, ülkesinin sorunlarına sırt çevirmedi. İnsani olanı savundu, toplumsal günceli imgelere döktü. Sanatı, bir eylem biçimi: hayatı kavramak, yeniden yazmak.
İbrahim Çiftçioğlu’nun öyküsü, bir nehir gibi akar: Çorum’dan Urfa’ya, oradan Datça’ya. Her durakta, sosyalist mücadeleyle iç içe. İşçi sınıfının sınıfsız dünya rüyasını taşır omuzlarında, militan ferasetiyle yürür yolunda. Sanatçı olarak, eşitlik bayrağını dalgalandırır tuvalinde. O, bir önder, bir nefer; halkın içinden, halk için.
Video: Çifçioğlu'nun 2018 Can Yücel Festivali ile ilgili açılış konuşmasından...
Yorumlar (0)