1978’den Bugüne, Taksime Yürümek
Mayıs ve Taksim arasındaki bağ, sadece bir mekânın işgali değil, hafızanın ve hakkın iadesidir. Bugün Taksim’in işçi sınıfına kapatılması, yalnızca beton bir meydanın yasaklanması değil; emeğin sesinin boğulması, sokağın politik gücünün budanmasıdır. Bu yasak, işçinin ekonomik ve demokratik taleplerinin görünmez kılınması üzerine kurulu bir irade beyanıdır.
Oysa Taksim’e çıkmak, işçi sınıfı için basit bir yürüyüşün ötesinde, tarihsel bir eşiktir. Bu meydan, 1977’nin yasını ve mücadelesini içinde taşır. Meydanın açılması, sınıfın üzerindeki ölü toprağını atması, özgüvenini tazelemesi demektir. İşçinin o meydanda kuracağı güçlü bir barikat, fabrikadaki sömürüye, düşük ücretlere ve güvencesiz çalışmaya karşı en gür yanıt olacaktır. Taksim’e atılan her adım, sadece siyasi bir zafer değil, aynı zamanda sofradaki ekmeğin büyümesi, sendikal hakların güçlenmesi ve emekçinin "ben buradayım" demesidir.
Ekonomik krizin faturasının emekçiye kesildiği bir dönemde, Taksim yasağını kırmak, bu düzenin çarklarına çomak sokmaktır. Sokağın gücü, masadaki pazarlık payını artırır; meydanın kalabalığı, hak gaspına yeltenenleri geri adım atmaya zorlar. Taksim, sınıfın evidir; evine giren bir işçi sınıfı, hayatın her alanında kazanmaya başlamış demektir. Bu yüzden Taksim mücadelesi, sadece bir günün değil, yarınların insanca yaşanacak düzenini kurma iradesidir.

Behice Boran'ın Bitmeyen Taksim Yürüyüşü
Behice Boran’ın 1 Mayıs 1979 günü Merter’den Taksim’e doğru attığı o ilk adım, sadece bir fiziksel hareket değil, bir ömür boyu süren zihinsel ve ahlaki tutarlılığın dışavuruydu. 69 yaşındaki bir kadının, sokağa çıkma yasağına ve namlu uçlarına karşı yürüme iradesi, Türkiye’nin siyasal hafızasında silinmeyecek bir direnç motifi bıraktı. O gün Taksim Meydanı’na ulaşamadı ama tarihin akışı içinde durduğu yeri perçinledi.
Boran’ın duruşu, sloganların ötesinde bir "hayat tercihi" olarak şekillenmişti. Polisin dipçiğiyle yere düştüğünde, beyaz saçlarından sızan kan sadece bir yaralanmayı değil, bir kuşağın ödediği ağır bedelleri simgeliyordu. Kendisini eve götürmek isteyen güvenlik güçlerini reddetmesi, bireysel kurtuluşu değil, kolektif kaderi seçtiğinin en somut kanıtıydı. Onun için politika, kürsülerde kurulan cümlelerden ziyade, o cümlelerin gerektirdiği çileyi göğüsleme sanatıydı.
Mahkeme salonundaki o meşhur diyalog, Türk siyasi tarihinin en yalın ama en etkileyici savunmalarından biridir. Hâkimin, mesafenin uzunluğunu ve yaşlılığını hatırlatarak sorduğu "Nasıl gidecektiniz?" sorusuna verdiği "Dinlene dinlene..." cevabı, sadece o günkü yolu değil, devrimci mücadelenin sabrını ve sürekliliğini özetler. Bu cevapta acelecilik yoktur; kararlılık, inat ve yolun sonuna varacağına dair sarsılmaz bir inanç vardır.
Aradan geçen yarım asra yakın süreye rağmen, Taksim yasağı ve o yasağa karşı verilen mücadele hala Türkiye’nin güncelliğini koruyan bir meselesidir. Behice Boran, "sosyalist doğulmaz, yaşanır" ilkesini hayatının son nefesine kadar koruyarak, fikrin ancak eylemle ve bedel ödeyerek ete kemiğe büründüğünü göstermiştir. Onun Merter’den Taksim’e bakışı, bugün hala aynı yolda yürüyenler için bir pusula görevi görmektedir.
Yorumlar (0)