Öfke ve Restorasyon: Patrona Halil Bir Devrimci miydi?

Patrona Halil isyanı, bütün haklılığı ve iyi niyetine rağmen, mevcut düzenin işleyişindeki aksaklıklara öfkeli bir tepki olarak doğmuş ve sistemi koruyarak sadece aktörleri değiştirmeyi, yani "bozulanı onarmayı" hedeflemiştir. Oysa bir Devrim mevcut düzeni meşruiyet kaynaklarıyla birlikte tamamen reddeder, tarihsel bir kopuş yaratarak yerine ütopik temelli, yepyeni bir yapı kurar. İsyanın yönü "restorasyona" (eskiye/onarıma), devrimin yönü ise daima "transformasyona" (geleceğe/dönüşüme) bakmaktadır.

Öfke ve Restorasyon: Patrona Halil  Bir Devrimci miydi?

Osmanlı tarihinde "Lale Devri" olarak adlandırılan dönem; görece barışın hüküm sürdüğü, Avrupai bir lüksün serpildiği, saray erkânının Kâğıthane Deresi kenarında yabancı elçilere taş çıkaracak incelikte yalılar inşa ettirdiği ve Hollanda’dan getirilen lale soğanlarıyla görkemli bahçelerin kurulduğu bir dönemdi. Ancak bütün bu şatafat, giderek katlanılmaz hale gelen vergilerle finanse ediliyor; halkın sırtındaki yük artarken İran cephesinden utanç verici yenilgi haberleri geliyordu.

Geçmişinde gemilerde birçok kez isyan denemiş eski bir levend, Yeniçeri Ocağı’nda kısa süre bulunmuş bir asker ve son olarak İstanbul sokaklarında seyyar satıcılık, hamam tellallığı, eskicilik yaparak geçimini sağlamış Arnavut kökenli bir adam olan Patrona Halil, (Patrona lakabı, levent iken çalıştığı geminin türünden geliyordu.) Lale Devri’nin ışıltısı altında daha da yoksullaşan halkın arasında yeni bir isyanın kokusunu alıyordu.

28 Eylül 1730 günü geldiğinde, Patrona Halil, Bayezid Camii önünde topladığı bir avuç yoldaşıyla harekete geçti. Buradan Kapalıçarşı'ya geçerek esnafı kendilerine katılmaya çağırdılar. Dükkânlarını kapatan esnafla birlikte Divanyolu’ndan Et Meydanı'na yürüyen kalabalığın amacı, yeniçerileri de eylemin içine çekmekti. Yeniçerilerin bir bölümünü saflarına kattıktan sonra Baba Cafer ve Galata zindanlarındaki tutukluları serbest bırakan ayaklanmacılar, kısa sürede büyük bir güç haline geldi. Sipahi Çarşısı ve Bit Pazarı’ndaki silahları yağmalayan Patrona’nın adamları, esnaf ve halkı ortak bir öfkede birleştirmeyi başarmıştı. Saray ise tam bir şaşkınlık içindeydi. Devlet bürokrasisi içindeki çıkar çatışmaları, ayaklanmaya müdahale konusunda karar almayı güçleştiriyordu. İsyancılar; Damat İbrahim Paşa, Şeyhülislâm ve Kethüda Mehmet Paşa'nın kellesini istediler.

Padişahın Sancak-ı Şerif'i çıkararak halktan destek istemesi, beklenen ilgiyi görmeyince başarısızlıkla sonuçlandı ve Saray tam bir açmaza düştü. 30 Eylül günü, Damat İbrahim Paşa ve isyancıların hedefindeki diğer paşalar idam edilerek cesetleri Et Meydanı'ndaki kalabalığa gönderildi. Ancak asıl amaç Padişahı tahttan indirmekti. Sonunda III. Ahmed çekilmek zorunda kaldı ve yerini I. Mahmud'a bıraktı.

İsyanın ardından halkın üzerindeki bazı ağır vergiler kaldırıldı. Lale Devri'nin simgesi olan Kâğıthane Deresi kıyısındaki Sadabad kasırları, yalı ve köşkleriyle birlikte halk tarafından yerle bir edildi. Ayaklanma sırasında önemli bir desteğe sahip olan Patrona ve adamları, halkın yiyecek sıkıntısı çekmemesi için önlemler almış; kamu düzenini bozacak yağma ve benzeri taşkınlıklardan kaçınmışlardı. Patrona Halil’in, kendisine önerilen resmî görevlere ve binlerce altına yüz çevirmesi, kişiliğine duyulan desteği artıran düşündürücü bir detaydır.

Ancak bu güç gösterisi uzun sürmedi. 24 Kasım 1730'da Saray'da, yüksek rütbeli devlet görevlileriyle İran sorununu görüşmek üzere bir toplantı düzenlendi ve Patrona da davet edildi. Patrona Halil ve arkadaşları, bu toplantı sırasında pusuya düşürüldü; Pehlivan Halil Ağa ve adamları tarafından oracıkta öldürüldüler.[1]

Başkent sokaklarında kartopu gibi büyüyen kalabalıklar, salıverilen mahkûmlar, isyancıların safına katılan askerler, sarayı titreten sloganlar, öfkeli kalabalıkların önüne atılan kelleler ve kimsenin itibar etmediği Sancak-ı Şerif... Tüm bunlar, köhne İmparatorluğun başkentini bir "devrim ateşinin" sardığını düşündürecek göstergelerdir. Ancak kimse Patrona Vakasını bir devrim olarak adlandırmaz.

Resmî tarih, "devrim" kavramından zaten hazzetmez; Patrona Halil Vakası'na benzer olayları "isyan" olarak tanımlamayı tercih eder. Aslında resmî tarihin bu konudaki lügati beklendiğinden daha geniştir: Kalkışma, ayaklanma, bozgunculuk, bölücülük… Hepsinin temel motivasyonu bellidir; olaya katılan kitleler kışkırtılmış, kandırılmış ve yasaya karşı gelmiştir. Bu yüzden olayları bastırmak için kullanılacak şiddetin her türlüsü meşrudur.

Fakat sosyal hareketler açısından son derece kısır olan Osmanlı tarihinde, iğneyle kuyu kazmaya çalışan muhalif tarih yazımı da Patrona Halil Vakasını bir devrim, Patrona’yı da bir devrimci olarak görmez.

Peki fark nerededir? Bir vakaya ne zaman "devrim", ne zaman "isyan" olarak yaklaşabiliriz?

Arno J. Mayer’in The Furies: Violence and Terror in the French and Russian Revolutions (2000) adlı kitabında geliştirdiği çerçeveden bakıldığında; "ayaklanma" ile "devrim" arasındaki fark, klasik resmî tarih veya liberal tarihçiliğin yaptığı gibi ölçülebilir bir nicelik farkı (büyüklük, başarı, süre vb.) değildir. Mayer'e göre ayaklanma reaktiftir; kökleri geleneğe yaslanır, yaygın bir umutsuzluğa ve hayal kırıklığına dayanır. Günah keçileri, somut hatta bireyselleşmiş düşmanlar arar. Hedefi siyasal rejimi yıkıp yenisini kurmaktan çok, kişileri cezalandırmaya yönelmiştir.[2]

Oysa devrimler, her zaman Fredric Jameson'ın anladığı anlamda bir "ütopik ufka" sahip olmuştur. Bu ütopik ufuk, mevcut toplumsal-siyasal bağlamı aşan bir nitelik taşır. Bu yüzden devrimler her zaman bir "kurucu iktidarı" arzularlar. Sonuçlarından bağımsız olarak bütün devrim hareketleri, yüzlerini geleceğe dönmüş, yeni bir hayat yaratacak yol ve yöntemler icat etmeye çalışmışlardır.

Patrona isyanı ise "yeni" bir düzen getirmeyi değil, "bozulan" eski düzeni geri getirmeyi amaçlıyordu. İsyancıların sloganı "Şeriat isteriz" veya "Eski kanun (Kanun-ı Kadim) uygulansın" şeklindeydi. Lale Devri'nin getirdiği yenilikleri (Batılılaşma emarelerini) bir "yozlaşma" olarak görüp, bunları yok ederek idealize ettikleri geçmişe dönmek istediler. Arno J. Mayer'in tanımına göre bu, devrimci değil; gerici (reactionary) veya restorasyonist bir reflekstir. Ayrıca isyan tamamen yerel ve konjonktüreldi; "tüm dünya için adalet" veya "yeni bir yönetim modeli" gibi evrensel tezleri yoktu.

Sadece İstanbul halkının ve askeri sınıfın o anki öfkesini yansıtıyordu.

Bu isyan sırasında kullanılan şiddet kurucu olmayan bir şiddetti. Sadabad köşklerini yaktılar, kaplumbağaların üzerindeki mumları söndürdüler, şairlerin divanlarını parçaladılar. Ancak bütün bunlar; yeni bir anayasa, meclis veya yeni bir toplumsal sözleşme talep eden kurucu bir iradenin giriştiği bilinçli eylemler olmaktan ziyade, reaksiyoner kitlelerin öfke patlamasına benziyordu.

Patrona Halil isyanı,bütün haklılığı ve iyi niyetine rağmen, mevcut düzenin işleyişindeki aksaklıklara öfkeli bir tepki olarak doğmuş ve sistemi koruyarak sadece aktörleri değiştirmeyi, yani "bozulanı onarmayı" hedeflemiştir. Oysa bir Devrim mevcut düzeni meşruiyet kaynaklarıyla birlikte tamamen reddeder, tarihsel bir kopuş yaratarak yerine ütopik temelli, yepyeni bir yapı kurar. İsyanın yönü "restorasyona" (eskiye/onarıma), devrimin yönü ise daima "transformasyona" (geleceğe/dönüşüme) bakmaktadır.

 Notlar:

[1] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 1782

[2] Aktaran, Enzo Traverso, Devrim

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış