Vıy Ben Ölem Lo
Bugün, 8 Ocak 2026. Tam 30 yıl önce, bir gazetecinin kalemi ve kamerası, Türkiye’de basın özgürlüğünün en karanlık sayfalarından birini yazdı. Metin Göktepe, sadece haber peşinde koşarken, devlet şiddetiyle yüzleşti ve bu karşılaşma, onun genç hayatını sona erdirdi. Göktepe’nin ölümü, yalnızca bir gazetecinin trajedisi değil; hak arayan toplumların, basın emekçilerinin ve adalet mücadelesinin simgesi haline geldi. O, coplar ve kazma saplarıyla dövülerek öldürüldü, ama bıraktığı miras, bugün hala yaşıyor. “Ah oğul… Ben öleyim oğul!” diye haykıran annesinin feryadı, yıllardır kulaklarımızda çınlıyor. Metin’in hikayesi, bize “Vurulduk ey halkım, unutma bizi” dedirten bir direniş öyküsü.
Gazeteciliğin Ölümsüz Mücadele Sembolü
Metin Göktepe, 10 Nisan 1968’de Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Çipil köyünde, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Köydeki ilkokul yılları, birleştirilmiş sınıflarda geçti; zorlu bir çocukluktu. 1979’da ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti ve Esenler’de yeni bir hayat kurdu. Lise eğitimini Esenler Lisesi’nde tamamladıktan sonra, 1989’da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’ne girdi. Üniversite yıllarında öğrenci hareketlerine katıldı, toplumsal meselelere duyarlı bir genç olarak öne çıktı. Gazetecilik serüveni ise 1992’de “Gerçek” dergisinde başladı. 1995’te Evrensel gazetesine muhabir olarak geçti. Göktepe, emekçilerin, ezilenlerin sesi olmayı seçti; haberlerinde işçi grevlerini, hak ihlallerini, toplumsal adaletsizlikleri anlatıyordu. O, gazeteciliği bir meslekten öte, bir mücadele aracı olarak görüyordu.
8 Ocak 1996, Göktepe’nin son günüydü. Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen iki tutuklunun –Orhan Özen ve Rıza Boybaş– cenazelerini izlemek için İstanbul’un Eyüp ilçesine gitti. Cenaze töreni sırasında yaklaşık bin kişiyle birlikte gözaltına alındı. Polisler, onları spor salonuna götürdü ve burada sistematik bir şiddet başladı. Göktepe, gazeteci olduğunu defalarca söylemesine rağmen, coplar, yumruklar ve hatta kazma saplarıyla dövüldü. Saatler süren işkence sonrası, cansız bedeni bulundu. Dönemin İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, “duvardan düştü” diye yalan bir açıklama yaptı. Bu, klasik bir örtbas girişimiydi; ama kamuoyu baskısı, gerçeğin ortaya çıkmasını sağladı. Otopsi raporu, Göktepe’nin ağır darp sonucu öldüğünü doğruladı. Bakan, Göktepe’nin annesi Fadime Göktepe’den özür diledi, ancak anne bu özrü kabul etmedi: “Sorumlular yargılansın!” dedi.
Dava süreci, adaletin ne kadar yavaş ve eksik işlediğinin kanıtıydı. Dört yıl süren yargılama, Aydın’da başladı, güvenlik gerekçesiyle Afyon’a taşındı. 1999’da 11 polisten altısı, 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Yargıtay kararı bozdu, “Rahşan affı” devreye girdi ve polisler toplamda sadece 1 yıl 8 ay yattı. Göktepe, gözaltında öldürülen gazeteciler arasında, katillerinin mahkemece suçlu bulunduğu ilk isim oldu. Bu zafer, basın camiası için bir dönüm noktasıydı; ama aynı zamanda, cezasızlığın hüküm sürdüğü bir sistemin aynası.
Metin Göktepe, ölümünden sonra bir sembole dönüştü. Gazetecilerin ve hak arayan toplumların mücadele ikonu haline geldi. O, basın özgürlüğüne yönelik baskılara karşı direnişin simgesi; coplara karşı kalemin zaferi. Her yıl, doğum günü olan 10 Nisan’da “Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri” veriliyor. Bu ödüller, genç gazetecileri teşvik ediyor, hak ihlallerini belgeleyen çalışmaları onurlandırıyor. Yazılı haber, görüntülü haber, fotoğraf ve yerel gazetecilik dallarında dağıtılan ödüller, Göktepe’nin mirasını yaşatıyor. Annesi Fadime Göktepe, törenlerde yumruğunu havaya kaldırarak, “Metinler ölmez!” diyor.
30.yıl anmasında, Göktepe’nin Esenler’deki mezarı başında toplanılacak. 8 Ocak’ta saat 11.00’de, sevenleri, gazeteciler ve hak savunucuları onu anacak. RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu gibi isimler, “Kamuyu gözeten habercilik için hayatını adayan Metin’i unutmuyoruz” diyor. Sosyal medyada paylaşımlar çoğalıyor: Ocak ayında katledilen diğer gazeteciler –Uğur Mumcu, Hrant Dink, Onat Kutlar– ile birlikte anılıyor. Ferhat Tunç’un “Metin’e Ağıt” şarkısı, hala yürekleri dağlıyor.
Bugün, Türkiye’de basın özgürlüğü hala tehdit altında. Gazeteciler tutuklanıyor, sansür artıyor, hak arayanlar susturulmaya çalışılıyor. Metin Göktepe’nin hikayesi, bize hatırlatıyor: Gerçeğin peşinde koşmak, bedel ödemek demek olabilir; ama susmak, daha büyük bir bedel. O, dövülerek öldürüldü, ama fikirleri dövülemedi. 30 yıl sonra bile, Göktepe’nin sesi, adalet arayan her kalpte yankılanıyor. Unutmadık, unutmayacağız. Metin Göktepe, gazetecilerin ve toplumların mücadele sembolü olarak sonsuza dek yaşayacak. “Ben öleydim oğul!” diyen annesinin acısı, bizim ortak acımız; onun direnişi, bizim ortak direnişimi
Yorumlar (0)