Demokratik Hak Arayışının Suç Sayıldığı Ülke
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Edirne’deki programına katılarak seslerini duyurmak isteyen Özşen Madencilik işçilerinin önü, kolluk güçleri tarafından kesildi. Kaymakamlığın yürüyüşe yönelik yasak kararı sırasında yaşanan müdahalede iki işçi gözaltına alındı. Bu olay, Türkiye’de işçi haklarının nasıl sistematik bir biçimde bastırıldığını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Olayın özeti aslında çok basit: Maden işçileri, haklarını aramak için demokratik ve barışçıl yolları tercih etti. Seslerini duyurmak istediler. Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu bir programda taleplerini iletmek istediler. Ancak karşılarında “gözaltı” ve “cop” buldular. Patrona teşvikler, vergi indirimleri, teşvik paketleri yağdırılırken, işçilerin payına düşen ise cop ve gözaltı oldu. Bu tablo, ülkemizde emek-sermaye ilişkisinin hangi dengesiz noktaya geldiğinin acı bir özeti niteliğinde.
Demokratik yollarla hak aramak ne zaman suç oldu? Anayasa’nın güvence altına aldığı toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, sendikal özgürlükler, ifade özgürlüğü; maden ocaklarında çalışan emekçilerin en temel taleplerini dile getirmesine bile tahammül edilemiyor. Özellikle madencilik sektörü gibi yüksek riskli, düşük ücretli ve güvence dışı çalışmanın yoğun olduğu alanlarda işçilerin sesi sistematik olarak kısılıyor. Kazalar, ölümler, ücret gaspı, fazla mesai, iş güvenliği önlemlerinin yetersizliği… Bunlar konuşulmasın, dillendirilmesin isteniyor.
Edirne’de yaşananlar münferit bir olay değil. Bu, adalet sisteminin siyasallaştığı, iktidar yanlısı patronaj ilişkilerinin hâkim olduğu bir yapının doğal sonucudur. Yasak kararları, orantısız müdahaleler, hızlı gözaltılar… Hepsi aynı sistemin parçaları. Adaletsizlik bireysel hatalardan değil, sistematik bir anlayıştan besleniyor. İşçinin hakkı patronun konforu karşısında ikincil hale getiriliyor. Sendikal örgütlenme engelleniyor, grevler yasaklanıyor, protestolar “güvenlik” gerekçesiyle bastırılıyor.

Çalış, Üret, Sus
Bu ülkede işçiler yıllardır aynı döngüye mahkûm ediliyor: Çalış, üret, sus. Sesini çıkarırsan “provokatör”, “terörist” ya da “disiplinsiz” damgası yiyorsun. Oysa gerçek provokasyon, işçilerin can güvenliğini hiçe sayan maden patronajına verilen teşvikler, vergi afları ve sessiz destektir. Gerçek adaletsizlik, bir işçinin sesini duyurmak istediği için gözaltına alınırken, asıl sorunların üzerinin örtülmesidir.
Maden işçilerinin talepleri çok masum ve temel: Güvenli çalışma koşulları, zamanında ödenen insanca ücret, sendikal hakların tanınması, iş cinayetlerinin önlenmesi. Bunlar Anayasa’da ve uluslararası sözleşmelerde yer alan haklardır. Ancak Türkiye’de bu haklar kâğıt üzerinde kalıyor. Edirne’de olduğu gibi, sesini yükseltmeye kalkan her işçi grubu benzer engellemelerle karşılaşıyor.
Siyasallaşan adalet sistemi, bu tablonun en kritik parçası. Hukuk, güçlü olanın yanında yer alıyor. İşçi lehine kararlar ender, patron lehine olanlar ise rutin hale gelmiş durumda. Bu sistematik adaletsizlik, toplumun tüm kesimlerinde güvensizlik ve öfke biriktiriyor. Kısa vadede sesler bastırılsa da, uzun vadede bu sistem sürdürüle bilinir değildir.
İşçiler yalnız değildir. Demokratik kamuoyu, sendikalar, muhalefet partileri, insan hakları örgütleri ve duyarlı yurttaşlar bu tür olaylara karşı sesini yükseltmelidir. Çünkü bugün maden işçisinin sesi kısılıyorsa, yarın başka bir sektörde, başka bir kentte aynı şey herhangi bir emekçinin başına gelebilir.
Hak arayışı suç değildir. Suç, bu arayışı copla, gözaltıyla bastırmaktır. Patrona teşvik, işçiye cop anlayışı terk edilmedikçe, ne gerçek adaletten ne de toplumsal barıştan söz edebiliriz. Edirne’de yaşananlar, sadece iki işçinin gözaltına alınması değil; bir sistemin emek düşmanlığının açık göstergesidir. Bu gidişat değişmelidir. Değişmesi için de sesimizi yükseltmek zorundayız.
Yorumlar (0)