Maden İşverenleri Yok Oluşun Resmini Çiziyor
Balıkesir’in Havran ilçesi, doğanın sessiz çığlığını en acımasız biçimde yansıtan bir tuval haline geldi. Madencilerin açtığı yaralar, toprağın kanayan izleri, yeşilin griye teslim oluşu… Bu manzara, sadece yerel bir çevre sorunu değil; geleceğimizin karanlık bir ön izlemesi. Havran’da maden işverenleri yok oluşu resmediyor ve biz, bu tabloya seyirci kalmaya devam edersek, kendi sonumuzu da imzalamış olacağız.
Tepeoba Mahallesi’nde 2019’a kadar faaliyet gösteren molibden madeni, kapandıktan sonra geride korkunç bir miras bıraktı. Zehirli atık havuzları hâlâ duruyor; üstleri ince bir toprak tabakasıyla örtülüp lavanta fidanları dikiliyor, “bal ormanı” diye pazarlanıyor. Bu, doğaya yapılmış en büyük hakaretlerden biri. Gerçek bir rehabilitasyon değil, utanç verici bir makyaj. Yağmurlar yağdığında, ağır metaller sızıyor; toprak ölüyor, su zehirleniyor. Havran Lagünü’nde yapılan araştırmalar, arsenik, molibden, kadmiyum gibi elementlerin birikimini ortaya koyuyor. İnsan eliyle hızlanan bu kirlenme, ekosistemi yavaş yavaş çökertiyor.
Havran sadece geçmişin yaralarını taşımıyor; gelecekteki tehditlerle de yüz yüze. Şap Dağı sırtlarında, Büyükşapçı ve çevresinde altın madeni projeleri birbiri ardına gündeme geliyor. Siyanürle liç yöntemi, açık ocaklar, patlatmalar… Binlerce ağacın kesileceği, ormanların parçalanacağı, zeytinliklerin, tarım arazilerinin yok olacağı projeler. “Havran’ın üstü altından değerlidir” sloganı boşuna söylenmiyor. Burada fıstık çamları, endemik bitkiler, yaban hayatı ve bereketli topraklar var. Maden şirketleri için ise sadece kâr var. Kısa vadeli rant uğruna, kuşaklar boyu yaşanmaz hale getirilen bir coğrafya.
Bu yok oluş resmi, Türkiye’nin birçok yerine sirayet ediyor. Madencilik, “kalkınma” diye sunulsa da gerçekte bir talan. Dağlar deliniyor, dereler kirleniyor, hava tozla doluyor. Havran’da yaşananlar, Kaz Dağları’ndan Madra Dağları’na uzanan bir zincirin halkası. Bugün burada toprak zehirleniyorsa, yarın Edremit’te, Ayvalık’ta, Balıkesir’in diğer ilçelerinde de aynı tabloyu göreceğiz. Siyanür buharı, asit maden drenajı, biyolojik çeşitliliğin kaybı… Bunlar yerel değil, küresel bir felaket.
Peki biz ne yapıyoruz? Fotoğraflara bakıp “yazık” mı diyoruz, yoksa dur diyor muyuz? Havran’daki direnişler, binlerce imzalı dilekçeler, çevre platformlarının çabaları umut verici. Ama yeterli değil. Maden ruhsatları ardı ardına verilirken, ÇED süreçleri bazen formaliteden ibaret kalırken, sessiz kalmak suç ortaklığıdır. Doğayı korumanın bedeli, kısa vadeli ekonomik kazançlardan vazgeçmektir. Tarımı, turizmi, zeytinciliği, ekolojik dengeyi öncelemek mümkündür.
Havran’ın maden yaraları, geleceğimizin resmi gibidir. Gri bir çöl, zehirli sular, sessiz ormanlar… Ya da hâlâ yeşil kalabilen bir ülke. Seçim bizim. Maden işverenleri yok oluşu çiziyor; biz ise hayatı savunmalıyız. Havran’a, Kaz Dağları’na, tüm Anadolu’ya borcumuz var. Bu tabloyu değiştirmek için hâlâ vaktimiz var – ama çok az.
Yorumlar (0)