Soframızda Zehir Var!

Resmi açıklamalara göre, AB tarafından reddedilen ürünler genellikle menşe ülkeye geri gönderiliyor. Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığı, bu ürünlerin imha edildiğini iddia ediyor. Örneğin, 2024 sonunda Bakan İbrahim Yumaklı, yıl sonu basın toplantısında “Uygun olmayan ürünler AB tarafından reddedildiğinde imha ediliyor” diyerek hükümetin pozisyonunu yineledi. Benzer şekilde, 2021’de 372 ürünün geri döndüğü dönemde de benzer açıklamalar yapılmıştı. Ancak muhalefet ve sivil toplum örgütleri, bu iddialara şüpheyle yaklaşıyor. Nordic Monitor gibi kaynaklar, reddedilen ürünlerin İstanbul gibi büyük şehirlerdeki pazarlara döküldüğünü ve hükümetin imha iddiasına rağmen iç piyasaya sürüldüğünü belirtiyor. “Zehirsiz Sofralar Platformu” gibi oluşumlar, 2022’de yaptığı açıklamada, geri dönen ürünlerin ne olduğu konusunda bilgi talep etmiş ve “Bu ürünler halka mı yediriliyor?” sorusunu yöneltmişti.

Soframızda Zehir Var!

Avrupa Birliği’nin Reddettiği Pestisitli Gıdalar, Ne Oluyor, Türkiye’ye Mi Dönüyor?

Avrupa Birliği (AB), gıda güvenliği konusunda dünyanın katı standartlarını uygulayan bir blok. Her yıl binlerce ton ithal ürün, sınırlarında inceleniyor ve maksimum kalıntı limitlerini (MRL) aşan pestisitler tespit edildiğinde geri çevriliyor. Peki, bu ürünler ne oluyor? Özellikle Türkiye gibi büyük bir tarım ihracatçısı için bu soru kritik öneme sahip. 2025 verilerine göre, AB’nin Hızlı Uyarı Sistemi için Gıda ve Yem (RASFF) raporlarında Türkiye, pestisit ihlalleri nedeniyle en çok bildirim alan ikinci ülke konumunda. Hindistan’ın ardından 105 bildirimle listenin başında yer alan Türkiye, başta biber olmak üzere limon, nar, armut ve üzüm yaprağı gibi ürünlerde yasaklanmış veya limit üstü toksik maddeler nedeniyle 51 sınır reddi yaşadı. Bu durum, sadece bir ihracat kaybı değil; aynı zamanda çevre, halk sağlığı ve şeffaflık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Açıkça soralım: AB’nin sağlığa zararlı bulup sokmadığı bu ürünler, Türkiye’ye geri dönüp sofralarımıza mı ulaşıyor?

RASFF sistemi, AB’nin gıda zincirindeki riskleri hızlıca tespit edip müdahale etmesini sağlayan bir mekanizma. 1979’dan beri aktif olan bu ağ, üye ülkeler arasında bilgi paylaşımını sağlıyor ve riskli ürünleri piyasadan çekmeyi hedefliyor. Türkiye, AB’ye en çok meyve-sebze ihraç eden ülkelerden biri olmasına rağmen, pestisit kullanımı konusundaki denetimsizlikler nedeniyle sıkça gündeme geliyor. 2025 RASFF verilerine göre, Türk biberlerinde formetanat gibi Türkiye’de de yasaklanmış yüksek toksik pestisitler tespit edildi. Bu maddeler, sinir sistemi bozukluklarından hormonal dengesizliklere kadar ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Benzer şekilde, klorpirifos ve asetamiprid gibi kimyasallar, arı ölümlerine neden olurken, çocuk sağlığını tehdit ediyor. Greenpeace Türkiye’nin derlediği verilere göre, bu ihlallerin %48,5’i sınır reddiyle sonuçlandı. Ancak asıl soru, reddedilen bu konsinyelerin akıbeti.

Resmi açıklamalara göre, AB tarafından reddedilen ürünler genellikle menşe ülkeye geri gönderiliyor. Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığı, bu ürünlerin imha edildiğini iddia ediyor. Örneğin, 2024 sonunda Bakan İbrahim Yumaklı, yıl sonu basın toplantısında “Uygun olmayan ürünler AB tarafından reddedildiğinde imha ediliyor” diyerek hükümetin pozisyonunu yineledi. Benzer şekilde, 2021’de 372 ürünün geri döndüğü dönemde de benzer açıklamalar yapılmıştı. Ancak muhalefet ve sivil toplum örgütleri, bu iddialara şüpheyle yaklaşıyor. Nordic Monitor gibi kaynaklar, reddedilen ürünlerin İstanbul gibi büyük şehirlerdeki pazarlara döküldüğünü ve hükümetin imha iddiasına rağmen iç piyasaya sürüldüğünü belirtiyor. “Zehirsiz Sofralar Platformu” gibi oluşumlar, 2022’de yaptığı açıklamada, geri dönen ürünlerin ne olduğu konusunda bilgi talep etmiş ve “Bu ürünler halka mı yediriliyor?” sorusunu yöneltmişti.

Gerçekten de, bazı ipuçları bu şüpheleri doğruluyor. Çiftçiler arasında yaygın bir söylenti var: İhracat için hazırlanan ürünler reddedildiğinde, fiyatlar birden düşüyor. Bir çiftçi, “Domates fiyatları yüksekken birden ucuzlarsa, bilin ki ihracat reddi olmuş ve mallar iç piyasaya sürülmüş” diyor. Bianet’in raporlarına göre, 2022’de pestisitli ürünlerin rekor seviyede geri döndüğü dönemde, benzer fiyat dalgalanmaları gözlemlendi. Üstelik, AB standartları Türkiye’ninkinden daha katı olsa da, iç piyasadaki denetimler yetersiz. Greenpeace’in İstanbul’da yaptığı numune analizleri, pazarlardaki ürünlerin üçte birinde pestisit limit ihlali tespit etti. Bu, reddedilen ürünlerin sadece imha edilmediğini, bazen yeniden paketlenip satıldığını düşündürüyor.

Bu durumun sonuçları vahim. Öncelikle, halk sağlığı tehlikede. Pestisitler, kanser, nörolojik hastalıklar ve üreme sorunlarına yol açabiliyor. Özellikle çocuklar ve hamileler için risk. Çevre açısından bakıldığında, yasaklanmış kimyasalların kullanımı toprak ve su kaynaklarını kirletiyor, biyoçeşitliliği yok ediyor. Örneğin, asetamiprid’in arı popülasyonlarını azalttığı biliniyor. Ayrıca, bu ihlaller Türkiye’nin ihracatını baltalıyor: AB’ye gönderilen ürünlerin reddi, milyonlarca dolar kayba neden oluyor. 2025’te sadece pestisit nedeniyle yaşanan kayıplar, tarım sektörünü zorluyor. Dahası, şeffaflık eksikliği güven erozyonuna yol açıyor. RASFF verileri kamuyla paylaşılıyor olsa da, Türkiye’de pestisit analiz sonuçları gizli tutuluyor. Bağımsız denetimler yok denecek kadar az.

Peki, çözüm ne? MARDEF gibi örgütlerin çağrısı net: Halkın sofrası denetimsizliğin bedelini ödememeli. Üretimden tüketime kadar tüm süreçler bağımsız kurumlarca denetlenmeli. Pestisit kullanımını azaltacak organik tarım teşvik edilmeli. AB’nin ihracat yasağı koyduğu pestisitlerin Türkiye’de de tamamen yasaklanması ve stokların imhası şart. Ayrıca, reddedilen ürünlerin akıbeti kamuoyuna açıklanmalı; belki bir takip sistemi kurulmalı. Zehirli üretim yerine, sağlıklı tarım ve temiz çevre hedeflenmeli.

Sonuç olarak, AB’nin reddettiği pestisitli gıdalar, büyük ihtimalle Türkiye’ye dönüyor ve resmi iddialara rağmen iç piyasaya sızma riski taşıyor. Bu, sistemik bir sorun: Denetimsizlik, kamusal sorumluluk eksikliği ve ekonomik baskılar birleşince, halkın sağlığı ikinci plana atılıyor. 2026’ya girerken, bu konudaki şeffaflık talepleri artmalı. Aksi takdirde, sofralarımızdaki zehir, sessiz bir tehdit olarak kalmaya devam edecek.

Haber nur akman

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış