Sömürgeci Refahın Denizdeki Cesetleri

Ne var ki bu düzen sürdürülebilir değildir. Merkez, çevre ve yarı-çevrenin kaynaklarını emerek birikimini artırırken, aynı zamanda kendi meşruiyet krizini de büyütür. Göçmenler, sadece “istenmeyen yabancılar” değildir; onlar, sistemin ürettiği eşitsizliğin canlı tanıklarıdır. Denize atlayan her kişi, fanusun camını çatlatan bir darbedir. İklim krizi, kaynak kıtlığı, genç nüfusun umutsuzluğu ve siyasi istikrarsızlık, periferideki baskıyı artırdıkça, sınır duvarları ne kadar yükseltirse yükseltsin, hareket devam edecektir. Merkez, güvenlik harcamalarını artırarak, sınır teknolojilerini geliştirerek, “dış sınırları” Afrika topraklarına taşıyarak zaman kazanmaya çalışır. Ancak bu, sorunun kaynağını ortadan kaldırmaz; yalnızca sonuçlarını yönetmeye çalışır.

Sömürgeci Refahın Denizdeki Cesetleri

 

Fanusun Camı Çatlıyor

Afrika’dan Avrupa’ya doğru yaşanan göç dalgaları, salt bir “insanlık dramı” ya da “sınır güvenliği sorunu” olarak okunamaz. Bu hareketler, dünya sisteminin yapısal eşitsizliğinin en çıplak, en bedensel ifadesidir. Fas’tan yüzerek İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’ya ulaşmaya çalışan yüzlerce göçmenin sert müdahaleyle karşılaşması, en az iki kişinin yaşamını yitirmesi ve yerel yönetimin hemen “daha fazla kolluk gücü” istemesi, bu gerçeğin günlük fotoğrafıdır. Olay, bireysel trajedilerin ötesinde, sömürgeci merkezin kendi lüksünü koruma refleksini gösterir.

Dünya ekonomisi, Wallerstein’ın çerçevelediği gibi, merkez, yarı-çevre ve çevre ülkeler arasında hiyerarşik bir iş bölümüne dayanır. Merkez, endüstriyel ve finansal gücü elinde tutar; çevre ve yarı-çevre ülkeler ise hammadde, ucuz emek ve pazar olarak işlev görür. Afrika’nın madenleri, tarım ürünleri, enerji kaynakları ve insan sermayesi yüzyıllardır kuzeye aktarılmıştır. Bu aktarım, sömürge döneminin açık yağmasından günümüzün “serbest ticaret”, “doğrudan yatırım” ve “borç ilişkisi” biçimlerine evrilmiştir. Sonuç aynıdır: Merkez ülkelerde refah artarken, periferide yoksulluk, işsizlik, siyasi istikrarsızlık ve umutsuzluk derinleşir. İnsanlar bu umutsuzluktan kaçmak için denize atlar. Ceuta duvarları, Akdeniz’in suları, İspanyol ve Fas güvenlik güçlerinin müdahalesi, sistemin “doğal” sınırlarını koruma araçlarıdır.

Merkez, kendi fanusunu korumak için iki stratejiyi aynı anda uygular. Birincisi, kaynak akışını sürdürmektir. Petrol, gaz, nadir toprak elementleri, tarım ürünleri ve ucuz emek gücü kesintisiz olarak kuzeye akar. İkincisi ise, bu akışın yarattığı toplumsal baskıyı sınırlarda durdurmaktır. Göçmenler, sistemin ürettiği fazla nüfus olarak görülür; onların gelişi, merkezin “yaşam standardını” tehdit eden bir unsur olarak sunulur. Bu yüzden sınırlar militarize edilir, geri gönderme anlaşmaları imzalanır, “düzensiz göç” söylemiyle insanlık dramı güvenlik sorununa indirgenir. Ceuta’da yaşananlar, bu mantığın küçük bir örneğidir: İnsanlar yaşam umuduyla denize atlar, bazıları ölür, kalanlar geri püskürtülür ve yerel yönetim “daha fazla güç” ister. Fanus içindeki lüks, dışarıdaki acıya kayıtsız kalarak sürdürülmeye çalışılır.

Ne var ki bu düzen sürdürülebilir değildir. Merkez, çevre ve yarı-çevrenin kaynaklarını emerek birikimini artırırken, aynı zamanda kendi meşruiyet krizini de büyütür. Göçmenler, sadece “istenmeyen yabancılar” değildir; onlar, sistemin ürettiği eşitsizliğin canlı tanıklarıdır. Denize atlayan her kişi, fanusun camını çatlatan bir darbedir. İklim krizi, kaynak kıtlığı, genç nüfusun umutsuzluğu ve siyasi istikrarsızlık, periferideki baskıyı artırdıkça, sınır duvarları ne kadar yükseltirse yükseltsin, hareket devam edecektir. Merkez, güvenlik harcamalarını artırarak, sınır teknolojilerini geliştirerek, “dış sınırları” Afrika topraklarına taşıyarak zaman kazanmaya çalışır. Ancak bu, sorunun kaynağını ortadan kaldırmaz; yalnızca sonuçlarını yönetmeye çalışır.

Asıl mesele, lüksün “ilelebet” sürülemeyeceğidir. Fanus içindeki refah, dışarıdaki sömürüye bağımlıdır. Bu bağımlılık, hem ekonomik hem de ahlaki bir kırılganlık yaratır. Kaynaklar tükenir, iklim değişir, periferideki toplumsal patlamalar artar ve göç baskısı büyür. Merkez, ya bu yapısal eşitsizliği kabul edip kaynak dağılımını yeniden düzenleyecek ya da duvarlarını yükseltmeye devam ederek kendi iç gerilimlerini derinleştirecektir. Ceuta’daki ölümler, bu tercihin acil hatırlatıcısıdır. İnsanlar yaşam umuduyla denize atlıyorsa, sistemin “normal” işleyişi artık normal değildir. Sömürgeci merkez, çevre ve yarı-çevrenin bütün kaynaklarını kendine çekerek fanus içinde sonsuz bir lüks hayal ederken, o fanusun camı her geçen gün daha fazla çatlamaktadır.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış