Sömürgeciliği Mezara Gömen İrade Yeni Sömürgeciliği Gömebilecek mi?
30 Haziran 1960 tarihi, Afrika kıtasının kaderini değiştiren dönüm noktalarından biridir. O gün, Belçika’nın uzun ve acımasız sömürge yönetimi altındaki Kongo, Demokratik Kongo Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığını ilan etti. Leopoldville’in (bugünkü Kinşasa) sokaklarında coşkuyla dalgalanan bayraklar, sadece bir ülkenin doğuşunu değil, bütün bir kıtanın uyanışını simgeliyordu. Bağımsızlık töreninde konuşan ilk başbakan Patrice Lumumba, o gün tarihe geçen sözleriyle hem kendi halkının acısını dile getirdi hem de tüm sömürge altında yaşayan mazlum milletlere seslendi.
Belçika Kongo’su, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’nın en vahşi sömürge örneklerinden biriydi. Kral II. Leopold’un “kişisel mülkü” olarak yönetilen topraklar, kauçuk, fildişi ve maden zenginlikleriyle Avrupa’yı beslerken, milyonlarca Kongolu köleleştirilmiş, katledilmiş ve sistematik sömürüye maruz bırakılmıştı. 1960’a gelindiğinde ise rüzgâr değişmişti. İkinci Dünya Savaşı sonrası yükselen özgürlük dalgası, Afrika’da milliyetçi hareketleri ateşlemişti. Kongo’da da Lumumba’nın önderliğindeki Mouvement National Congolais (MNC), bağımsızlık talebini en güçlü şekilde temsil ediyordu.
Patrice Lumumba, sıradan bir posta memuru olmaktan çıkıp, kıtanın en karizmatik ve radikal bağımsızlık önderlerinden biri haline gelmişti. Konuşmalarında sömürgeciliğin sadece toprak işgali olmadığını, aynı zamanda ruhları ve kültürleri yok eden bir zihniyet olduğunu tekrar tekrar vurguluyordu. Bağımsızlık törenindeki meşhur konuşmasında Belçika Kralı Baudouin’in “medeni eser” övgülerine sert bir yanıt vermişti: “Bizim yaralarımız hâlâ çok taze.” Lumumba’ya göre bağımsızlık, sadece bayrak değiştirmek değildi; ekonomik, siyasi ve kültürel zincirlerin tamamen kırılmasıydı.
Lumumba’nın fikirleri bugün hâlâ büyük bir saygıyla anılıyor çünkü o, Afrikalıların kendi kaderini tayin hakkını savunan ilk gerçek devrimcilerden biriydi. Sömürgecilik karşıtlığını sadece Kongo ile sınırlı tutmadı; bütün Afrika’nın ve hatta Asya’daki mazlum halkların mücadelesiyle bağdaştırdı. Pan-Afrikancı düşünceyi benimseyerek, yeni bağımsızlaşan ülkelerin birleşik bir cephe oluşturması gerektiğini savundu. Bu radikal duruşu, hem Belçika’yı hem de Batı’nın diğer güçlerini rahatsız etti. Bağımsızlıktan sadece birkaç ay sonra, 1961’de CIA destekli bir darbe ve suikastla öldürülmesi, onun fikirlerinin ne kadar tehlikeli görüldüğünü gösteriyordu.
Lumumba’nın ölümü, Kongo’nun trajedisinin sadece başlangıcıydı. Bağımsızlık sonrası ülke, iç savaşlar, dış müdahaleler ve istikrarsızlıkla boğuştu. Mobutu Sese Seko’nun uzun diktatörlüğü döneminde zenginlikler yine dışarı aktı, halk yine yoksulluk içinde bırakıldı. İşte tam da bu nokta, Lumumba’nın mirasının en acı ve en güncel kısmını oluşturuyor.
Mazlum halklar klasik sömürgeciliği tarihe gömdü; ancak yerini “yeni sömürgecilik” aldı. Artık doğrudan askerî işgal yerine ekonomik bağımlılık, borç tuzağı, çokuluslu şirketlerin kaynak yağması ve kukla yönetimler devreye girdi. Kongo’nun muazzam zenginlikteki kobalt, koltan, bakır ve elmas madenleri hâlâ büyük ölçüde yabancı şirketlerin ve onların yerel işbirlikçilerinin kontrolünde. Halk, kendi topraklarının zenginliğinden pay alamıyor. Lumumba’nın uyardığı gibi, bayrak değişti ama sömürü mekanizmaları farklı kılıflarla devam ediyor.
Bugün Afrika’da ve dünyanın birçok coğrafyasında benzer dinamikler gözlemleniyor. Bağımsızlıklarını kazanan ülkelerin çoğunda, siyasi özgürlükle birlikte ekonomik egemenlik gelmedi. Uluslararası finans kurumları, maden anlaşmaları ve stratejik yatırımlar üzerinden yeni bir vesayet sistemi kuruldu. Lumumba’nın fikirleri bu yüzden hâlâ canlı: Gerçek bağımsızlık, sadece siyasi değil, ekonomik ve kültürel bağımsızlıktır. Halkların kendi kaynakları üzerinde tam egemenlik kurması, eğitim ve bilinci yükseltmesi, dış güçlere karşı birleşik durması gerekiyor.
Yorumlar (0)