Turmp’istan Olmada Tam Hız İleri
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül 2025’te ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da gerçekleştirdiği görüşme, Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Resmi açıklamalarda “stratejik ortaklık”, “enerji güvenliği” ve “ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma” gibi hedefler ön plana çıksa da, arka planda hız kazanan anlaşmaların boyutu dikkat çekici. Petrol, doğal gaz, LNG, nükleer enerji ve hatta turizm gibi alanlarda Trump bağlantılı şirketler ve Amerikan sermayesiyle imzalanan mutabakatlar, Türkiye’nin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin önemli bir bölümünün bu yeni ortaklığa açıldığını gösteriyor. Peki bu süreç kimin lehine işliyor ve iç politikada neye hizmet ediyor?
Görüşmenin hemen ardından enerji alanında peş peşe somut adımlar atıldı. Türkiye’nin devlet şirketi BOTAŞ, Mercuria ve Woodside Energy gibi firmalarla uzun vadeli LNG alım anlaşmaları imzaladı. Yirmi yıla yayılan milyarlarca metreküp gaz ithalatı, Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığını azaltma hedefiyle açıklansa da, bu kaynakların büyük ölçüde ABD menşeli olması dikkat çekici. Benzer şekilde, sivil nükleer alanda imzalanan Mutabakat Zaptı ile küçük modüler reaktör teknolojisinin transferi gündeme geldi. Bunlar, kâğıt üzerinde enerji çeşitliliği sağlıyor; ancak eleştirmenlere göre, Türkiye’nin kendi enerji kaynaklarını geliştirme yerine yabancı şirketlere peşkeş çekiyor yönündedir.
Türkiye Kaynakları Amerikan Sermayesine Tepside Sunuluyor
Trump’ın ilk döneminde de benzer “İş bitiren tüccar” tarzı bilinen bir lider olduğu için, bu anlaşmaların sadece ticari değil, siyasi bir boyutu olduğu konuşuluyor. Trump bağlantılı iş çevreleri ve enerji devleri, Türkiye’deki petrol ve gaz arama faaliyetlerinde, liman işletmeciliğinde ve hatta turizm yatırımlarında daha etkin rol almaya başladı. Doğu Akdeniz ve Libya’daki potansiyel ortak projeler, Afrika ve Orta Asya’daki enerji aramaları gibi alanlar da masadaydı. Turizm tarafında ise, özellikle kıyı bölgeleri ve tarihi destinasyonlardaki büyük ölçekli resort projeleri ile Amerikan sermayesinin girişine zemin hazırlanıyor. Yerli kaynakların “uluslararası ortaklık” adı altında yabancı ellere geçmesi, “peşkeş” eleştirilerini beraberinde getiriyor.
İçerde Kayıp Ettiği Meşruiyeti, Dışarda Aramak
Peki bu aceleci açılımların asıl amacı ne? İç siyasette derinleşen meşruiyet krizleriyle boğuşan iktidar, ekonomik sıkıntılar, enflasyon ve toplumsal huzursuzluk karşısında yeni bir destek mekanizması arıyor. Trump ve ABD’nin siyasi-ekonomik desteği, yaklaşan seçimlerde “güçlü liderlik” ve “uluslararası başarı” narratifini güçlendirebilir. Washington’dan gelecek olumlu sinyaller, kredi mekanizmaları, yatırım akışı ve diplomatik koruma, iç politikada muhalefetin eleştirilerini göğüslemede önemli bir kaldıraç işlevi görebilir. “Dış destekle istikrar” formülü, geçmişte de sıkça kullanılan bir strateji.
Ancak bu yaklaşımın ülkenin geleceğini ipotek etmek anlamına geldiği de göz ardı edilmemeli. Yerel kaynakları kendi siyasi kazanımlar uğruna ülkeyi uzun vadede sömürgeye dönüştüreceği gibi, Türkiye’nin enerji ve ekonomik egemenliğini zayıflatabilir. Bağımsız enerji politikası yerine büyük güçlerin rekabet arenasına dönme ihtimali, gelecek nesillere bırakılacak mirası da etkileyecek. Turizmden madenciliğe, limanlardan nükleer santrallere uzanan bu yeni “Trump eli”, Türkiye’yi daha fazla küresel oyunun parçası yaparken, karar alma mekanizmalarındaki yerli iradeyi önemli ölçüde yok edecektir.
Sonuç olarak, Eylül 2025 zirvesi sonrası ivme kazanan bu süreç, klasik bir “kazan-kazan” anlaşması gibi sunulsa da, asıl denge Türkiye’nin aleyhine stratejik tavizler karşılığında kuruluyor. İktidarın meşruiyet arayışında başta ABD ve diğer dış güçler kartını bu denli ön plana çıkarması, ciddi soru işaretleri barındırıyor. Türkiye’nin zenginlikleri, kimin eliyle ve hangi bedelle değerlendirilecek. Anlaşma ülkeyi kısmi bağımlılıktan tam bağımlı olma yolunda tarihsel bir adım olacak niteliktedir.
Yorumlar (0)