Almanya’da Irkçı Partinin Yükselişini Nasıl Okumalı?

Bu tablo, liberal demokrasinin krizini de gözler önüne seriyor. Ana akım partiler neoliberal küreselleşme, açık sınırlar ve çokkültürlülüğü savundu ancak sosyal maliyetleri yönetemedi. Enflasyon, enerji krizi, konut sorunu ve işsizlik orta sınıfları öfkelendirdi. AfD bu öfkeyi ırkçı kanallara akıtıyor. Partinin “sınırları kapat, Almanları önceliklendir” reçetesi kısa vadede popüler görünse de, yaşlanan Almanya için ekonomik intihar anlamına geliyor. Göç olmadan demografik çöküş kaçınılmaz. Ancak ırkçılığı meşrulaştırmak, hiçbir ekonomik gerekçeyle kabul edilemez. Irkçılık, insanlığın ortak düşmanıdır; ayrımcılığı, nefreti ve şiddeti besler.

Almanya’da Irkçı Partinin Yükselişini Nasıl Okumalı?

 

 Neo liberal Politikalar ile Irkçılık Arasındaki Rezonans

Almanya’nın siyasi manzarası son yıllarda köklü bir değişim geçiriyor. Haziran 2026’da ZDF Politbarometer anketine göre, Alternatif für Deutschland (AfD) yüzde 27’lik oy oranıyla CDU/CSU’yu geride bırakarak ülkenin en güçlü partisi konumuna yükselmiş durumda. Yeşiller %14, SPD %12, Sol Parti %11 ve FDP ise %3’te kalırken, AfD’nin zirvedeki konumu Avrupa’nın en büyük ekonomisinde derin bir kutuplaşmanın ve tehlikeli bir ırkçı dalganın habercisi. Bu yükselişi basitçe “popülizm” diye geçiştirmek kolay olsa da, meselenin merkezinde yatan ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve aşırı sağcı zehir açıkça görülmeli. Köklerini anlamak için tarihsel, ekonomik ve küresel perspektife ihtiyaç var; ancak bu perspektif, ırkçılığın insanlık dışı doğasını ve yıkıcı sonuçlarını asla perdelememeli.

 Irkçılığın Hedefi Göçmenler

AfD’nin yükselişi, öncelikle 2015’ten beri süren kitlesel mülteci akınına verilen tepkinin bir sonucu. Angela Merkel’in “Wir schaffen das” sloganıyla açılan kapılar, entegrasyon sorunlarını, konut krizini, kültürel gerilimleri ve sosyal yükleri beraberinde getirdi. Özellikle doğu eyaletlerindeki orta ve alt-orta sınıf Almanlar, refahlarının erozyona uğradığını hissediyor. AfD bu kaygıları “Alman kimliğinin korunması”, “sınırların kapatılması” ve “islamlaşma” korkusu gibi popülist söylemlerle ustaca mobilize etti. Ancak partinin retoriği burada durmuyor: Kültürel uyumsuzluk iddialarını aşarak, açıkça ırkçı ve yabancı düşmanı bir zemine kayıyor. Suç oranlarını “yabancılarla” ilişkilendiren genellemeler, Neonazi geçmişli kadrolar ve mültecilere yönelik nefret söylemi, AfD’yi klasik aşırı sağcı damgasıyla lekelemekle kalmıyor; onu gerçek bir tehlike haline getiriyor.

Meseleyi “sadece ekonomik güvensizlik” diye yumuşatmak, ırkçılığın eleştirisini sulandırır. Evet, AfD’ye oy verenlerin bir kısmı küreselleşmenin kaybedenleri, elit kopukluğu ve ekonomik kaygılarla hareket ediyor. Ancak partinin çekirdeğinde ve söyleminde belirgin olan ırkçı ideoloji, “Alman üstünlüğü”, etnik saflık ve “öteki”ne yönelik düşmanlık unsurlarını taşıyor. Bu, Avrupa’nın genelinde görülen bir zehir: Popülist sağ partiler, merkezin göç ve güvenlikteki başarısızlığını kullanarak oy toplarken, içlerindeki radikal unsurlar ırkçılığı normalleştiriyor. Tarih tekerrür ediyor; 1930’ların Weimar Almanya’sında da ekonomik kriz, popülist öfkeyi ırkçı totalitarizme dönüştürmüştü. Bugün AfD’nin %27’lik desteği, aynı karanlık potansiyeli barındırıyor ve ırkçılık eleştirisi burada en güçlü şekilde yapılmalıdır.

Almanya’da Irkçı Partinin Yükselişini Nasıl Okumalı?

Irkçılık İnsanlık Suçudur

Kuzey Avrupa’daki bu ırkçı yükselişin küresel yansımaları çok daha vahim. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı durdurulamazsa, uluslararası düzlemi felakete sürükler. Tarihsel olarak “Kuzey” (Avrupa ve Batı), “Güney”i (Asya, Afrika, Latin Amerika) sömürgecilik, eşitsiz ticaret, borç tuzağı ve teknolojik hegemonya üzerinden yüzyıllardır sömürmüştür. Göç, bu yapısal adaletsizliğin sonucudur. AfD gibi ırkçı partilerin zaferi, “Önce kendi vatandaşlarımız” diyerek kalkınma yardımlarını kısma, ticaret engelleri koyma ve katı vize politikalarıyla bu sömürü döngüsünü sertleştirecektir. Sonuç: Güney’de daha derin yoksullaşma, iç çatışmalar ve yeni göç dalgaları; Kuzey’de ise halihazırda yaşayan milyonlarca göçmenin yaşam hakkının tehdit altına girmesi, ayrımcılık, sokak şiddeti ve sosyal dışlanma.

Bu tablo, liberal demokrasinin krizini de gözler önüne seriyor. Ana akım partiler neoliberal küreselleşme, açık sınırlar ve çokkültürlülüğü savundu ancak sosyal maliyetleri yönetemedi. Enflasyon, enerji krizi, konut sorunu ve işsizlik orta sınıfları öfkelendirdi. AfD bu öfkeyi ırkçı kanallara akıtıyor. Partinin “sınırları kapat, Almanları önceliklendir” reçetesi kısa vadede popüler görünse de, yaşlanan Almanya için ekonomik intihar anlamına geliyor. Göç olmadan demografik çöküş kaçınılmaz. Ancak ırkçılığı meşrulaştırmak, hiçbir ekonomik gerekçeyle kabul edilemez. Irkçılık, insanlığın ortak düşmanıdır; ayrımcılığı, nefreti ve şiddeti besler.

 

Almanya’nın geleceği, bu ırkçı yükselişi nasıl yöneteceğine bağlı. Anketlerdeki %27’lik destek, güçlü bir uyarıdır. Seçmenlerin meşru kaygılarını anlamak önemli; ancak bu kaygıları ırkçılığa kanalize etmek kabul edilemez. Sonuç olarak, Almanya’daki yükselişi okurken iki şeyi aynı anda görmeliyiz: Bir yandan toplumsal protesto, diğer yandan tehlikeli bir ırkçı radikalleşme. Kuzey’in içe kapanması, Güney’in daha fazla sömürülmesi ve göçmenlerin tehdit altında kalması demektir. Bu döngüyü kırmak için ırkçılığa karşı güçlü bir entelektüel, siyasi ve ahlaki mücadele zorunludur. Duvar örmek değil, adil bir dünya düzeni kurmak tek çözüm yoludur. Aksi takdirde, ırkçılığın ateşi hem Almanya’yı hem de küresel hayatı yakacaktır.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış