Neyniki Sor , Kırmızı Ayna
Burhan Sönmez, 1965’te Ankara’nın Haymana ilçesine bağlı Şeyhhanı köyünde ya da yakınlarındaki küçük Kürt köylerinden birinde dünyaya geldi. Anadili Kurmancî’ydi. Çocukluğunun bütün günleri evin dar odalarında ve köy yollarında bu dilin ezgileriyle örülmüştü. Okul sıralarında Türkçeyle tanıştı; resmi hayatın kuralları uzun yıllar kalemini Türkçe’ye teslim etmeye zorladı. Yine de kökleri hep oradaydı: annesinin kucağında dinlediği dengbêj hikâyelerinde. Annesi, o eski epik anlatılarıyla geceleri doldurur, oğluna unutulmaz bir miras bırakırdı.
İki dil arasında büyümek onun için hem zenginlik hem yaraydı. Evde ve yüreğinde Kürtçe, dışarıda ve defterlerinde Türkçe. Yasaklar yüzünden birçok Kürt aydını gibi o da bu ikili dünyanın içinde yol aldı. Sonra bir gün annesinin diline geri döndü. 2024’te ilk kez Kurmancî’yle yazdı: Evîndarên Franz K. Bunu Neyniki Sor izledi. Kürtçe yazmak, onun için yasaklı bir sesle barışmak, çocukluğunun yasaklanmış nağmelerini yeniden özgür bırakmak anlamına geliyordu.
En son kitabı Kırmızı Ayna, 2026’da İletişim Yayınları’ndan çıktı. Ana dili Kürtçeyle yazdığı Neyniki Sor Avesata Yayınları tarafından Kürtçe basılmıştı. Sönmez, kendi kaleminin ürünü olan bu metni Türkçeye kendisi aktardı. Yazarın kendi eserini çevirmesi, nadir rastlanan bir yolculuktu. Böylece kelimeler, bir dilden ötekine, aynı yürekten geçerek yeniden doğdu. Bu aktarımda ne bir kayıp ne de yabancılaşma vardı; yalnızca derin bir bağlılık ve ustalıkla örülmüş bir köprü.
Sönmez’in sayfalarında köy çocukluğunun tozlu yolları, annesinin sesi ve iki dilin sessiz çatışması ile dayanışması hâlâ yankılanır. O, kelimelerin sınırlarını aşan bir anlatıcı olarak, hafızanın ve aidiyetin en ince izlerini yakalamayı sürdürüyor.
Neyniki Sor - Kırmızı Ayna
Gece yarısı, balkon demirlerine tutunup sokağın loşluğuna bakarken, oğlumun adımları hâlâ kulaklarımda çınlardı. Kapı zili çalmadan önce gelen her ayak sesi, her araba farı, her rüzgârda sallanan yaprak bile bir uyarı gibiydi. Ellerim soğuktu, parmak uçlarım titrerdi. Sokak lambalarının altında uzayan gölgeler, duvar diplerinde biriken karanlık lekeler gibiydi. Sanki kent kendisi de bizimle birlikte nefesini tutmuştu.
O günlerde İstanbul bir yara gibi açıktı. Arabalar paslı ve eğri büğrü görünürdü, farları donuk, egzoz dumanları ağır. Evlerin pencereleri kapalı, perdeleri çekik; içlerinden sızan sarı ışıklar bile yorgun ve isteksizdi. Her köşe, her ara sokak bir tehlike fısıltısı taşıyordu. Oğlumun yüzündeki derin çizgiler, gözlerindeki uzak bakış kentin taşlarına da sinmişti. Binalar eğri duruyor gibiydi, deniz bile gri ve durgundu. Güzellik dediğimiz şey bir anlık parıltıysa, çirkinlik de aynı hızla yayılıyordu her yere. Solgun yüzler, küflenmiş anılar, unutulmuş bir şehrin ağır yükü omuzlarımızdaydı.
Bir sabah erken saatte rıhtıma inmiştim. Gemiler ağır ağır uzaklaşıyor, sulara yansıyan siluetleri yavaş yavaş siliniyordu. O sırada bir esinti geldi; uzun zamandır unuttuğum taze, serin bir nefes. Saçlarımı kaldırdı, gözlerimi kapattı. Birden içimde bir şey kıpırdandı. Belki korku da geçiciydi, belki o kalın karanlık örtü bir gün kalkacaktı. Oğlumun sesi telefonun öbür ucundan “İyiyim anne” dediğinde, o rüzgâr tekrar esti sanki. Kent yavaş yavaş kendine dönüyordu.
Şimdi aynı balkonda oturuyorum. Sokaklar hâlâ aynı sokaklar ama artık gölgeler daha yumuşak. Arabalar hızlarını azaltmış gibi, farları daha dostça. Duvarlar eskisi kadar tehditkâr değil; üzerlerinde eski yazılar, çocukluktan kalma çizikler, zamanın izleri var. Belki de çirkinlik, mutluluğun yokluğundan doğuyordu. Oğlumun mutsuzluğuyla birlikte kentin de rengi solmuştu. Şimdi o renkler yavaş yavaş geri geliyor. Deniz mavisini, gökyüzünün turuncusunu, sabahın ilk ışıklarında parlayan camları fark ediyorum.
Uzaktaki bir vapur düdüğü duyuluyor. Çocuklar sokakta koşuyor, kahkahaları yankılanıyor. Bir kadın karşı binanın penceresinden çiçeklerini suluyor, su damlaları balkon demirlerine düşüyor. Hayatın o küçük, ısrarlı devamı beni sarıyor. Korkuyla geçen geceler, bekleyişle yıpranan günler, hepsi bir hikâyenin parçasıydı. Şimdi o hikâye yeni bir sayfaya dönüyor.
Bazen gözlerimi kapatıp o eski geceleri hatırlıyorum. İrkilerek kalktığım anları, sokağa eğilip karaltıları seçmeye çalıştığım dakikaları. O zamanlar her şey ağırdı, her nefes zor çıkıyordu. Ama bugün, o rüzgârla birlikte inanç da geri geldi. İstanbul’un üzerindeki kalın sis perdesi aralanıyor. Belki de her şey, tıpkı gemilerin gidişi gibi, bir veda ve bir merhaba arasında gidip geliyor.
Oğlumun adımları artık daha hafif. Kapı açıldığında gülümsüyor. Ben de gülümsüyorum. Kent de gülümsüyor sanki; yavaşça, çekinerek ama içten. Duvarlar eskisi gibi soğuk değil, sokaklar daha geniş. Güzellik ve onun tersi, ikisi de aynı madalyonun iki yüzü. Birini yaşadık, şimdi ötekine sıra geldi. Rüzgâr esmeye devam ediyor, balkonuma taze kokular taşıyor: denizin tuzu, çiçeklerin nemi, uzak limanların umudu.
Ve ben, bu şehrin bir parçası olarak, yeniden nefes alıyorum.
Yorumlar (0)