Sosyalist Ozan
Aşık İhsani, Anadolu’nun derin yaralarından doğmuş bir sestir. O, sadece bir türkü söyleyen değil, aynı zamanda o türkünün içinde yaşayan, acısını ve umudunu aynı nefeste taşıyan bir adamdı. Sazının tellerine bastığı her parmak izi, bir dönemin unutulmak istenen çığlığını taşırdı.
Zulmün en koyu olduğu vakitlerde, o susmadı. Karanlığın en ağır bastığı gecelerde, sesi bir meşale gibi yandı. Çünkü o, ezilenin yanında durmayı, yoksulun ekmeğini, işçinin alın terini, köylünün toprağını kendi meselesi bellemişti. Sesi, bir öfke değildi yalnızca; aynı zamanda bir direnişin, bir kardeşliğin, bir yarının müjdesiydi.
Dağlarda yankılanan türküleri, hapishane duvarlarını delen sözleri, meydanlarda yükselen haykırışları vardı. İnsanların gözlerine bakarak, “Bu düzen böyle gitmez” der gibi söylerdi. Söylediği her dörtlükte, bir çocuğun geleceğe duyduğu özlem gizliydi. Her nakaratta, bir annenin yitirdiği oğluna duyduğu hasret saklıydı. O, sadece şarkı yapmıyordu; o, bir dönemin vicdanını saza vuruyordu.
Onun sanatı, kuru bir isyan değildi. İçinde sevda da vardı, sevgi de. Ama o sevda, ucuz bir duygusallık değil, insanı insan yapan, onurunu koruyan, hakkını arayan bir sevdaydı. Eşitlik dediği zaman, sadece laf etmiyordu; yaşamıyla, duruşuyla, nefesiyle eşitliği temsil ediyordu. Özgürlük onun için bir kavram değil, soluk aldığı havaydı. Bu yüzden sazı, bazen ağıt gibi inler, bazen de bir başkaldırı marşı gibi coşardı.
İhsani, halkın içinden çıkmıştı ve halka geri dönüyordu. Onun sesinde ne sarayların yalanı, ne de efendilerin riyası vardı. Sade, yalın, ama bir o kadar da derin ve yakıcıydı. Söylediği türküler, yıllar geçse de hâlâ aynı acıyla, aynı umutla yankılanıyor. Çünkü o, bir dönemin sadece tanığı değil, aynı zamanda o dönemin en cesur şahidiydi.
Bugün hâlâ, karanlık bir gecede, uzak bir köyde ya da bir işçi kahvesinde biri usulca onun bir türküsünü mırıldandığında, o ses aslında hâlâ direniyor demektir. Hâlâ eşitlikten, hâlâ özgürlükten, hâlâ onurdan söz ediyor demektir.
Aşık İhsani’nin mirası, bir plak, bir kaset ya da bir nota değildir. O miras, hâlâ yaşayan, hâlâ nefes alan, hâlâ mücadele eden bir ruhtur. Sazının sesi kesilse bile, o ruhtan doğan türküler, yeni kuşakların damarlarında dolaşmaya devam ediyor. Çünkü bazı sesler, zamanın ötesine geçer. Bazı ozanlar, sadece bir döneme değil, bütün bir insanlık mücadelesine damga vurur
İhsani “Haydi benim başka dilim, haydi benim Türkiye’lim…” nakaratı ile bugün çözüm bekleyen sorunların başında gelen tekçi zihniyete karşı sosyalist perspektifle, kimlik meselesinin nasıl çözüleceğini daha o günden sanatın diliyle izah ediyordu.
Bu sözler, sanki bütün bir memleket, bir tek nefeste toplanmış. Başka dilim… Yani sen, benim farklılığım, benim rengârenk sesim, benim içimdeki binbir türkü. Sen ki, Karadeniz’in horonunda, Ege’nin zeybeğinde, Güneydoğu’nun halayında aynı ritmi bulursun. Sen ki, bir Çerkez’in ninnisinde, bir Kürt’ün ağıtında, bir Laz’ın türküsünde, bir Türkmen’in deyişinde aynı sıcaklığı duyarsın.
Sen, yedi iklim dört bucağın kucaklaştığı o büyük bağrı açık ana gibisin. Toprağın altında aynı kökleri besleyen, gökyüzünde aynı maviyi paylaşan, rüzgârda aynı kokuyu taşıyan bir ülkenin Halkları farklı lehçeler, farklı hikayeler, farklı yaralar ve sevinçler… Ama hepsi aynı yolda yürüyor. Birlikte susayan, birlikte doyan, birlikte yaralanan ve birlikte ayağa kalkan halklar. Kendini öteki, öteki dediğini kendi içinde taşıyan, ötekisi olmayan halklar. Yarım asır önce sorunların çözümünü sazının telinde melodiye çeviren ozandır Aşık İhsani
Yorumlar (0)