Tanıklıklarla Devrimci Dayanışma Pratikleri
Dayanışma Datça olarak, “Denizlerin İdamına Bir Başka Bakış” kitabının yazarıyla gerçekleştireceğimiz bu söyleşiyi yalnızca bir anma etkinliği olarak görmüyoruz. Onu, geçmişin mirasını bugünün mücadelesine taşıyan canlı bir köprü olarak değerlendiriyoruz. Temel amacımız, 68 kuşağının yitirdiğimiz devrimci liderlerini birbirinden ayırmadan, bir bütün olarak selamlamak; onların sarsılmaz iradesini ve “biz” diyebilme gücünü yeniden hatırlatmaktır.
Tarihimizin en görkemli sayfaları, yalnızca ideolojik tartışmalarla değil, aynı zamanda siper yoldaşlığının ve devrimci dayanışmanın somut pratikleriyle yazılmıştır. Bizler, bu söyleşide Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin bıraktığı eşsiz değerler bütününü, dayanışmanın iyileştirici ve birleştirici gücünü merkeze alıyoruz. Geçmişin anılarını bugünün örgütlü pratikleriyle buluşturmak istiyoruz. Böylece sadece neyi kaybettiğimizi değil, elimizde hâlâ ne kadar büyük bir hazine olduğunu da göstermeyi hedefliyoruz.
Yaratılan bu ortak değerler, bugün bizlere yol gösteren en parlak fenerlerdir. Tarihimizin bu onurlu duruşunu önceleyerek; dayanışmanın sadece bir sözcük değil, devrimci bir yaşam biçimi olduğunu Datça’nın rüzgârıyla buluşturuyoruz. Gelin, belleğimizi tazeleyelim, değerlerimize sahip çıkalım ve dayanışmanın o sönmeyen ateşini birlikte harlayalım.
68 Kuşağı: Dünyada Bir Esinti, Türkiye’de Bir Hafıza
Mayıs 68 denildiğinde zihinlerde ilk canlanan görüntüler genellikle Paris sokaklarındaki barikatlar, duvarlara yazılan “Yasaklamak yasaktır!” sloganları ve çiçekli elbiseleriyle otoriteye başkaldıran gençlerdir. Batı için 68, kültürel bir kırılma, cinsel devrim, rock müzik ve hiyerarşinin sorgulandığı “şenlikli” bir başkaldırı olarak hatırlanır. Ancak zaman geçip sular durulduğunda, o büyük çalkantı metropollerde nostalji nesnesine dönüştü. Bugün Batı’da 68, şık bir afiş, ikonik bir şarkı ya da eski bir fotoğraf karesi kadar uzaktır.
Türkiye’de ise hikâye bambaşka bir damardan aktı. Bizim 68’imiz, üniversite bahçelerine sığan bir öğrenci hareketi olmanın ötesine geçti; fabrikalardan tarlalara, grevlerden köylü mitinglerine uzanan devasa bir toplumsal dalgaya dönüştü. Batı’da sistem içi bir kültürel modernleşme yaşanırken, Türkiye’de 68 kuşağı “Tam Bağımsız Türkiye” şiarıyla emperyalizme karşı somut bir kavganın içine girdi. Bu süreç, yalnızca bir dönemin gençlik heyecanı değil; 1965’ten 1980’e uzanan, bedeli ağır ödenmiş bir toplumsal muhalefetin adı oldu.
Türkiye’nin 68’ini dünyadan ayıran en temel fark, onun bir “bellek” hâline gelmiş olmasıdır. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya gibi isimler, yalnızca siyasi figürler değil; adanmışlığın ve dürüstlüğün simgeleri olarak kolektif hafızaya kazındı. Onlar, parkalarıyla, savunmalarıyla ve inançlarıyla bir dönemin çok ötesine geçerek kuşaktan kuşağa aktarılan birer anlatıya dönüştüler.
Dünya 68’i bir festival gibi hatırlar; belki biraz hüzünle, biraz da gülümseyerek. Ama Türkiye 68’i hiç unutmaz. Çünkü Türkiye’de 68, bitmiş bir tarihsel kesit değil; adalete, eşitliğe ve bağımsızlığa dair bitmemiş bir şarkının ilk ve en gür dizeleridir. Bu yüzden Paris’in duvar yazıları silinip gitmişken, Türkiye’nin 68’i hâlâ bir vicdan muhasebesi ve direnç noktası olarak yaşamaya devam eder.
Devrimci Dayanışma ve Sol İçi Şiddetin Tarihsel Sınırı
12 Mart 1971 darbesi, Türkiye sol hareketinin en kritik kırılma anlarından biridir. O dönemde genç devrimciler, emperyalizme ve oligarşiye karşı açık bir mücadele içindeydiler. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam cezaları, bu mücadelenin simgesi hâline geldi. Üç genç devrimcinin asılması, yalnızca bireysel bir trajedi değil; aynı zamanda devletin sola karşı topyekûn bir tasfiye operasyonunun doruk noktasıydı. Deniz Gezmiş’in idam sehpasından “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” sözleri, dönemin devrimcilerinin Kürt meselesine yaklaşımının özlü ifadesiydi.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının ortaya koyduğu devrimci dayanışma, sol tarihin en parlak sayfalarından biri olarak kaldı. Mahir Çayan ve THKP-C militanları, aralarında THKO’luların da bulunduğu yoldaşlarının idamlarını engellemek için her türlü riski göze aldılar. Kızıldere’de yaşanan çatışma, yalnızca bir “kaçış” ya da “çatışma” değil; idam sehpasına giden yolda yoldaşlarını kurtarmak için verilmiş bir devrimci hamleydi. Bu eylem, o günün koşullarında solun farklı bileşenleri arasında kurulan organik dayanışmanın somut örneği oldu. Kimse “benim örgütüm” demeden, “bizim davamız” diyerek hareket etmişti. Bu dayanışma, ideolojik farklılıkları aşan, ortak düşmana karşı birleşen bir ruhun ürünüydü.
Ne yazık ki, bu ruhun hatırası sonraki yıllarda sık sık gölgelendi. Solun dayanışmacı karakterinin üzerine düşen bu gölgeyi kaldırmak, ortak bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü 1975 sonrası dönemde, bazı örgütler “onların takipçisi” olduklarını iddia etseler de, sol içi şiddeti neredeyse meşru bir siyaset tarzı hâline getirdiler. Aynı idealleri savunduğunu söyleyen gruplar arasında çatışmalar, infazlar ve karşılıklı tasfiyeler yaşandı. Bu şiddet döngüsü, devrimci mücadelenin enerjisini içe dönük bir boşa harcamaya dönüştürdü.
Oysa Mahir Çayan’ın Kızıldere’de sergilediği tutum tam tersine birleştiriciydi. İdamları engelleme çabası, “öteki”ni düşman ilan etmek yerine kucaklayan bir devrimci ahlakın ifadesiydi. Dolayısıyla, sonradan gelen örgütlerin birbirlerine karşı giriştikleri şiddet ilişkisi, o günkü devrimci dayanışmanın tarihsel gerçeğini değiştiremez. Zira tarih, niyetlerle değil, fiillerle yazılır.
Bu perspektif, hem 12 Mart’ın acısını yaşayanlara hem de bugün hâlâ devrimci bir gelecek arayanlara, mirası doğru yerde aramanın önemini hatırlatıyor. Dayanışma, şiddetin değil, umudun yoludur.
Yorumlar (0)