En Kıymetli Hazine
Altın, elmas, zümrüt, yakut…
“Değerli” denilen bu madenlerin ortak bir özelliği vardır: işlevsiz olmaları. Ne doyururlar, ne ısıtırlar, ne yaşatırlar. Hayatı sürdürmezler; yalnızca parlarlar. Parlaklıkla değeri karıştıran bir bakışın ürünüdür bu yanlış tanım. Oysa işlevsiz olan hiçbir şey gerçek anlamda kıymetli olamaz.
Buna karşılık tuz, mineraller, kömür, demir… Gösterişsizdirler ama vazgeçilmezdirler. Tuz olmadan yaşam tatsız değil, imkânsızdır. Kömür, enerji üretir; mineraller bedeni ayakta tutar; demir medeniyetin iskeletidir. Değer, estetikte değil işlevde saklıdır. Hayata dokunmayan şey, süs eşyasından ibarettir.
İnsan bunu dilinde bile bilir aslında.
Kimse “altın kadar seviyorum” demez; dese bile içi boştur.
“Yakut kadar” sevgi olmaz.
Ama tuz kadar sevmek deriz; çünkü tuz hayattır, eksikliği hissedilir, fazlası zarar verir.
“Gökyüzündeki yıldızlar kadar” deriz;
hiç kimse “yer altındaki elmaslar kadar” demez.
Dil, gerçeği sezgisel olarak çoktan ele vermiştir.
Ve doğa ananın bize sunduğu en kıymetli şey açıktır: Su.
Ne altın gibi saklanır, ne elmas gibi kilitlenir; aksine her canlıya ait olmalıdır. Temiz su, her daim ve herkes için erişilebilir olmalı; dikkatle tüketilmeli ve kesinlikle ücretlendirilmemelidir. Çünkü su bir meta değil, bir yaşam hakkıdır. Parayla satılan şey ihtiyaçtır; su ise varoluşun kendisidir.
Bu yüzden su kaynaklarının korunması, yağmur suyunun biriktirilmesi ve sürdürülebilir su yönetimi bireylerin vicdanına bırakılamaz. Bu, devletlerin ortak sorumluluğudur. Mevcut vergilerden fon ayrılarak, kamusal ve kolektif bir bilinçle güvence altına alınmalıdır. Çünkü suyu korumak geleceği korumaktır; suyu özelleştirmek ise yaşamı rehin almaktır.
Süs eşyası işlevsizdir ve işlevsiz olan değerli kabul edilemez. Bu algı değişmelidir. Tıpkı takasın ardından paranın icadıyla eski düzenin silikleşmesi gibi, gün gelmeli; rengi ve parlaklığı dışında herhangi bir taştan farkı olmayan bu “değerli” taşların önemsizliği, lâyık olduğu şekilde tanımlanmalıdır. Parıltı kutsanmayacak, yaşam yücelecektir.
Çünkü bu değer algısı masum değildir.
Bu bir yanılgı değil, bir aldatmacadır.
Bu aldatmaca, emperyalist sömürgeci devletlerin kurduğu eski ve büyük bir tuzaktır. İnsanlara parlamayı sevdirmiş, yaşatanı unutturmuştur. Altını yüceltip suyu pazarlık konusu yapan bu düzen, bilinçli bir yalandır.
Gerçek değer, takılabilen değil tüketilebilen, sergilenebilen değil paylaşılan, parlayan değil yaşatandır.
Ve biz ancak tuz kadar sevdiğimiz, su kadar koruduğumuz şeylere gerçekten “kıymetli” diyebiliriz
Yorumlar (0)